İSTANBUL’UN İŞGALİ

İtilaf Devletleri işgali (I. Dünya Savaşı sonrası)

13 Kasım 1918: İtilaf donanması İstanbul’a fiilen girerek işgal sürecini başlattı. 16 Mart 1920: İstanbul’un resmen işgali (İtilaf kuvvetlerinin yönetimi sıkılaştırması; Meclis-i Mebusan’ın dağıtılmasına giden süreç). 6 Ekim 1923: İtilaf kuvvetlerinin İstanbul’dan çekilişi / işgalin sona ermesi (İstanbul’un kurtuluşu).

KURTULUŞ ŞAVAŞIMIZ

Türk Kurtuluş Savaşı genellikle 19 Mayıs 1919 – 24 Temmuz 1923 arası dönem için kullanılır.

Başlangıç (sembolik): 19 Mayıs 1919 – Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkışı Askerî mücadelenin fiilî bitişi: 11 Ekim 1922 – Mudanya Mütarekesi (ateşkes) Hukuken/uluslararası kapanış: 24 Temmuz 1923 – Lozan Barış Antlaşması (savaşın sonuçlarının uluslararası tescili)

——————————-

MONDOROS

 (Mudros Armistice) 30 Ekim 1918 tarihinde imzalandı. İmza yeri: Mondros (Mudros) Limanı (Lemnos Adası).

SEVR 10.Agustos.1920

, Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında, I. Dünya Savaşı sonrasında imzalanan fakat fiilen uygulanamayan barış antlaşmasıdır.

Tarih ve taraflar

İmza: 10 Ağustos 1920, Sèvres (Paris yakınları) Osmanlı adına: İstanbul hükümeti (Damat Ferid Paşa dönemi) Karşı taraf: Başta Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Yunanistan olmak üzere İtilaf bloğu

Ana hükümler (özet)

Toprak kayıpları ve paylaşım: İzmir ve çevresi Yunan yönetimine bırakılıyor; ardından plebisit/nihai statü öngörülüyordu. Doğu Trakya’nın önemli kısmı Yunanistan’a. Arap toprakları (zaten fiilen kopmuş bölgeler) manda düzeni içinde İtilaf etkisine giriyordu. Boğazlar: Boğazlar uluslararası bir komisyon yönetimine veriliyor; Osmanlı’nın egemenliği ciddi biçimde kısıtlanıyordu. Ermenistan ve Kürdistan düzenlemeleri: Bağımsız Ermenistan ve Kürdistan için özerklik/bağımsızlığa gidebilecek süreç öngören hükümler vardı. Askerî ve mali kısıtlar: Osmanlı ordusu çok ciddi biçimde sınırlandırılıyor, silahlanma ve güvenlik yetkileri kısıtlanıyordu. Kapitülasyon benzeri ayrıcalıklar ve mali denetimlerle ekonomik bağımsızlık zayıflatılıyordu.

——————————-

LOZAN

24 Temmuz 1923’te İsviçre’de Lozan’da imzalanan barış antlaşmasıdır; Türkiye’nin uluslararası alanda tanınan sınırlarını ve statüsünü belirleyen temel metinlerden biridir.  

Sevr Anlasmasi ve Osmanli topraklarinin durumu
Sever Antlasmasi sonucunda olusan tablo

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI TARİHLERİ :

28 Temmuz 1914: I. Dünya Savaşı’nın genel olarak başlangıcı kabul edilir (Avusturya-Macaristan’ın Sırbistan’a savaş ilanı).

11 Kasım 1918: Savaşın Batı Cephesi’nde fiilen sona erdiği Compiègne Ateşkesi (genelde “Ateşkes” diye anılır).

Bitiş:11 Kasım 1918 (Ateşkes)

Başlangıç: 19 Mayıs 1919 (Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkışı)

Kurtuluş şavaşı Müslüman-Türk Anadolu halkı, Eski Osmanlı subay kadroları, Köylü, zanaatkâr ve asker kökenli müslüman nüfus tarafından yürütülmüştür.

Bunun temel nedeni: Toprak kaybının ana muhatabının Müslüman Türk Tebaa olması, İşgalin özellikle Anadolulu Müslüman Türklerin yaşam alanlarını ve varlıklarını tehdit etmesi ve Osmanlı’dan devralınan askerlik ve savunma geleneği olmuştur. Kurtuluş Savaşı, bu anlamda bir “ulusal varoluş mücadelesi” dir.

Cumhuriyet’e giden süreçte yalnızca siyasal egemenliğin yeniden tanımlanmasını değil; aynı zamanda imparatorluktan ulus-devlete geçişin toplumsal ve zihinsel altyapısının da hangi koşullarda ve hangi kırılmalarla oluştuğunu anlamak açısından merkezi bir tarihsel anı niteliği taşımaktadır.

Neredeyse 5 yıl süren işgal günlerine tanıklık eden mekânlar…

Harbiye Nezareti – Telgrafhane:

https://www.kisa.link/npEMu

Milletvekillerinin ve bazı politikacıların tevkif edilmesi bütün haberleşme araçlarının, yani posta, telgraf düzeninin ele geçirilip denetlenmesi, asıl önemlisi mütareke şartlarının ilk anından daha ağır bir hüküm olarak Harbiye Nezareti’nin resmen işgal edilip bütün yazışma ve emirlerin sansürden geçirilmesi, İstanbul Hükümeti’nin Anadolu’daki Mustafa Kemal Paşa ve milliyetçi liderlerle derhal ilişkisini kesmesi gibi talimatlarla Harbiye Nezareti işgal kuvvetleri tarafından denetim altına alındı.

Kuşatma Şehzadebaşı civarında başlamış; ama asıl hareketlilik Harbiye Nezareti civarına yayılmıştı. Sırtlarında mitralyöz, onlarca katır ve 200 kadar İngiliz askeri Harbiye Nezareti etrafını sarmıştı ve Harbiye Nazırı Fevzi Paşa o sırada makamında bulunuyordu. Sabah saat 10.00 civarında Fevzi Paşa direnişin anlamsız olacağına karar vererek Osmanlı Devleti Harbiye Nazırlığı’nı İngiliz kuvvetlerine teslim etmeyi kabul etti. 

 Harbiye Nazırlığı’nın kapısı açıldı ve İngiliz askerleri Rumlarla Ermenilerden oluşan geniş bir kalabalığın tezahüratları arasında binaya girdi.

Fevzi Paşa’nın makam odasına kadar giren İngiliz askerleri namlularını Fevzi Paşa’ya doğrultmaktan çekinmedi. Artık bir makamı dahi olmayan Fevzi Paşa, Bab-ı Ali’ye gitmek üzere Harbiye Nezareti’nden ayrıldı.

Taksim Kışlası – Taksim Stadı: Topçu Kışlası :Macmahon Kışlası

İşgal döneminde Taksim Kışlası’na Fransız ordusundaki Senegalli askerler ve İngilizler’in Hindistan’dan getirdikleri birlikler yerleşti ve binanın o zamana kadar “Topçu Kışlası” olan ismi de yapıldı. İstanbul işgal edilince Topçu Kışlası yabancı askerlerin kullanımına verildi. Kışla bu dönemde işgal kuvvetlerinin merkezlerinden biri olarak kullanılıyordu. Kışla içinde yabancı askerler için düzenlemeler yapıldı. Kışlanın ortasındaki boş alan yabancı işgal kuvvetleri futbol sahası olarak kullanmaya başladı. İstanbul’un 6 Ekim 1923’teki kurtuluşundan sonra Cumhuriyet döneminde bu alan stadyum olarak düzenlendi.

1806 yılında II Selim Döneminde Mimar Krikor Banyana yaptırılan kışla İstanbul’un işgalinde  I. Dünya Savaşı’nın ardından işgal edilen İstanbul’daki Fransız kuvvetlerinin yönetiminde bulunan Senegalli askerlere tahsis edildi.

1930 Topçu Kışlası’nın havadan görüntüsü.

Taksim Meydanı

Taksim Meydanı, Talimhane Meydanı ile birlikte işgalcilerin bandolu yürüyüşlerini, törenlerini yaptığı, futboldan poloya maç oynadıkları bir meydan olarak kullanıldı. Şu an Cumhuriyet Anıtı’nın bulunduğu yerde işgal güçlerinin tankları nöbet bekliyordu ve meydanda görünen her yer tanklarla çevriliydi.

İstiklal Caddesi

İstiklal Caddesi ya da o dönem kullanılan adıyla Grand Rue Pera günümüzde olduğu gibi işgal yıllarında da sosyal yaşantının ve eğlencenin merkeziydi. Caddenin en lüks eğlence mekânlarından olan Serkldoryan sadece Osmanlı’nın üst düzey bürokratları ve diplomatik çevrelerin girebildiği lüks bir mekândı.

Kaynak: eskiistanbul.net

Ağa Camii

İşgal yıllarındaki İstanbul birçok şairimizi hüzne boğmuştu. Bu hüznü derinlerinde hissedenlerden biri de dönemin genç şairlerinden olan Nazım Hikmet’ti. Nazım Hikmet, İstanbul’un içinde bulunduğu halin de etkisiyle Ağa Camii için aşağıdaki dizeleri kaleme alacaktı.

“Havsalam almıyordu bu hazin hali önce
Ah, ey zavallı cami, seni böyle görünce
Dertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım;
Allah’ımın ismini daha çok candan andım…”

Pera Palas Otel

İstanbul’un işgal günlerinde, Atatürk’ün Pera Palace Otel’e yaptığı bir ziyaret sırasında işgal komutanlarından bazıları da orada bulunmaktaydı. Salondan içeri giren Atatürk’ü fark eden komutanlar, onu masalarına davet etmek istediler. Mustafa Kemal Atatürk ise bu istek üzerine şu unutulmaz cümleleri kurdu: “Her ne kadar şu anda İstanbul’un sahibi onlar gibi görünse de yakında gidecekler. Bu nedenle kendileri burada misafirdir. Bizde de misafirler ağırlanır. O yüzden arzu ederlerse onlar benim masama buyurabilirler!”

Kroecker Oteli

Şimdilerde bir bölümü Beyoğlu Öğretmenevi olarak bir bölümü de Akşam Sanat Okulu olarak kullanılan bina işgal döneminde Grand Hotel Kroeger adıyla hizmet veriyordu. İngilizler Hotel Kroeger’i işgal edip, İngiliz polisinin ve istihbaratının genel merkezi yapmıştı. Otelin bodrumundaki odalar işkence odaları olarak kullanılmıştı.

Galata Kulesi

İstanbul’un işgal edildiği yıllarda Galata Kulesi İngilizler tarafından gözetleme kulesi olarak kullanılmış. İngiliz bayrağının dalgalandığı kulede o yıllarda çatı yoktu. Kademeli çatı üzerinde bir baraka duruyordu. Bu baraka, İngiliz askerleri tarafından kenti gözetleme amacıyla kullanılıyordu.

Kaynak: eskiistanbul.net

İngiliz Karakolu

”THE GALATA HOUSE”

Eski İngiliz Karakolu, İstanbul’un Galata semtinde bulunan tarihî bir yapıdır.

Galata Kulesi Sokağı No. 15’tedir.

1904 İngiliz Hapishanesi olarak inşa edilmiş ve 1919’a kadar hapishane olarak kullanılmıştır.

1904 senesinde, Bereketzade Camii Sokağı’ndaki İngiliz Bahriye Hastanesi ile birlikte inşa edildi.

1919 yılına kadar Büyük Britanya İmparatorluğu sivil hapishanesi olarak kullanıldı.

I. Dünya Savaşı’nın ardından 1919-1923 yılları arasında işgal kuvvetlerinin karakol binası olan yapı, bu dönemde Kuvayı Milliyecileri takip eden İngiliz istihbaratının merkezi idi.

Yapıda, hapishane ve karakol olarak kullanıldığı dönemde İngiliz ve Osmanlı mahkûmlar tarafından duvara işlenmiş yazılar ve çizimler bulunmaktadır.

Yapı karakol olarak kullanıldığı işgal yıllarında genişletildi. Terasa bir kat, zemindeki avluya ise bir hücre, bir tuvalet ve mutfak ile çamaşırhane eklendi.

1930’lu yıllarda ise mülk sahibi Pierre Fournial binaya bir cumba ekledi ve üst kattaki parmaklıkları söktürdü.

Galata, işgal yıllarında tam bir İngiliz üssüydü. 1904 yılında inşa edilen İngiliz Karakolu ise işgal yıllarında İngiliz istihbaratının önemli merkezlerindendi.

https://www.islamveihsan.com/istanbulun-isgalinde-neler-oldu.html

https://bianet.org/yazi/isgal-altinda-ya-da-mesgul-sehir-istanbul-272803

“Bu şirket vapurlarında, Bebek’ten gelirken, genellikle İtilaf kuvvetlerinin Boğaziçi’ndeki donanmalarının önünden geçerdik. Beni bu manzara o kadar sarstı ve belki de bunu yüzümde belli etmiş olacaktım ki, yanımdaki, eli işten katılaşmış bir kadın elimi tutup ‘Bu da geçer’ dedi… Boğaziçi, savaş gemilerinin ışıklarıyla pırıl pırıl. Toplar kıyıya çevrilmiş. Denizciler aşağı yukarı dolaşıyor. Sular beyaz, köpüklü.”Halide Edip Adıvar

https://noldubugun.com/16-mart1920-itilaf-devletleri-istanbulu-isgal-etti

https://www.kisa.link/NsXzB

Zaferleri, fetihleri anlatmayı seviyoruz ama yenilgileri, işgalleri anlatmaya gelince pek hevesli değiliz. Bu sadece bize mahsus bir şey değil, insanın doğasından gelen bir şey. Örneğin Çanakkale Savaşı’nda nasıl bir zafer kazandığımızı haklı olarak övünerek anlatıyoruz ama bu zaferden sadece üç yıl sonra Müttefik donanmalarının Çanakkale Boğazı’ndan tek bir kurşun atılmadan geçtiğini ve İstanbul Boğazı’na demirleyip şehrin işgalini başlattığını anımsamak istemeyiz.


Tarih 13 Kasım 1918. İngiliz, Fransız, İtalyan gemilerinden oluşan işgal güçlerine Yunanistan da katıldı. Sayıları 160’a varan gemilerden, çoğu İngiliz 3 bin 626 asker karaya çıktı.

Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti fiili olarak işgal edilmiş oldu. Sonra da işgal güçlerinin komutanı olarak Fransız General d’Espèrey, atına binerek Beyoğlu’na çıktı. Törenler yapıldı, sevinç gösterileri tertip edildi.

Fiili işgal yetmedi.

İşgal donanması 16 Mart 1920 tarihinde toplarını padişahın ikametgâhına, Yıldız Sarayı’na çevirdi.

Osmanlı Meclisi’ni kapatıldı.

(16 Mart 1920: İstanbul İtilaf Devletleri tarafından fiilen işgal edildi; Meclis basıldı, bazı mebuslar tutuklandı.11 Nisan 1920: Meclis-i Mebusan resmen feshedildi.)

Sevr Antlaşması’nı Sadrazam Damat Ferit Paşa’ya imzalattılar. (Sevr Antlaşması, 10 Ağustos 1920 tarihinde imzalanmıştır.)

İngiliz ve Fransız generaller beş yıl boyunca İstanbul’u zorbalıkla yönettiler, tüm muhalifleri hapsettiler, milletvekillerini mecliste tutuklayıp sürgüne yolladılar. İstanbulluları açlık ve sefalete mahkûm ettiler.
13 Kasım 1918’de başlayan ve 6 Ekim 1923’te Türk ordusunun şehre girişiyle sona eren İstanbul’un işgalinin öyküsü pek anlatılmaz, o yıllarda şehirde neler yaşandığı araştırılmaz, tartışılmaz.

Tarihçiler tarafından işgal yıllarında yaşananlar hakkında çok az araştırma yapılmış. Edebiyata yansıması ise daha az olmuş. İstanbul’un işgalini yazan edebiyatçılar şehirdeki yaşamdan çok Milli Mücadele’ye katkısına yoğunlaşmışlar.
İstanbul’un işgal günlerine dair bu araştırma eksikliği iki önemli eserle gideriliyor.

Kitaplardan ilki daha önce mütareke dönemiyle ilgili önemli eserlere imza atan tarihçi Prof. Nur Bilge Criss’in öncülüğünde derlenen ‘100. Yılında İstanbul’un İşgal Günleri’. Kitapta Criss, Abdurrahman Bozkurt, Ertan Eğribel, Devrim Vardar, Hamza Yardımcıoğlu, Mehmet Yüce, Turan Akıncı’nın incelemeleri yer alıyor.

https://www.magmadergisi.com/turkiye-tarihi/isgal-ve-travma-mutareke-yillarinda-istanbulda-hayat

Özellikle başkentte;İstanbul’da yaşanan bu fiilî işgal ortamı, Osmanlı yönetiminin artık koruyucu ve belirleyici bir güç olmaktan çıktığı yönünde yaygın bir kanaatin oluşmasına zemin hazırlamış, yalnızca devlet aygıtının çözülmesini değil; aynı zamanda imparatorluk toplumunu oluşturan farklı unsurların geleceğe ilişkin algılarında da değişimi getirmiştir.

Bu süreçte, imparatorluk bünyesindeki gayrimüslim topluluklarda “Osmanlı çöktü” algısının güçlendiği ve yeni ortaya çıkan ya da galip görünen siyasal-askerî güç odaklarına yönelme eğiliminin belirginleştiği görülmektedir. Söz konusu yönelim, yalnızca pragmatik bir hayatta kalma refleksi olarak değil; aynı zamanda yeni uluslararası konjonktür içinde kimlik, aidiyet ve gelecek tasavvurunun yeniden tanımlanması çabası olarak da okunmalıdır. Ancak bu eğilim, Osmanlı tebaası olan Müslüman ve gayrimüslim topluluklar arasında uzun süredir var olan ortak siyasi ve kültürel zeminin hızla aşınmasına yol açmıştır.

Britanya Dışişleri Ofisinin Osmanlı topraklarının Britanya, Fransa, İtalya ve Rusya arasında paylaşılmasına yönelik savaş zamanı anlaşmaları özetleyen beyannamesi, Ocak 1919

13 Kasım 1918 ile 6 Ekim 1923 tarihleri arasında İstanbul’un İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan askeri güçlerinin denetimi altına girdiği işgal dönemi, bu toplumsal ayrışmayı daha da derinleştirmiştir.

İstanbul’un İşgali, Bazı cemaatler için bir fırsat alanı olarak algılanırken Müslüman Türk ahali tarafından ayrışma ve düşman ile işbirliği olarak görülerek güvensizliği derinleştirmiştir.

İşgal koşulları altında farklı cemaatlerin, mevcut siyasal gerçekliği kendi tarihsel kökenleri, dini aidiyetleri ve dış bağlantıları lehine yorumlama eğilimi güç kazanmıştır.

Gayrimüslim cemaatler içinde yeni güç merkezleriyle (İtilaf Devletleri) uyum arayışı belirginleşmiştir, Bu tutumlar, bireysel veya topluluk düzeyinde o cemaatin çıkarlarına uygun görülebilse de, imparatorluk döneminde şekillenmiş olan ortak Osmanlı kimliği ve birlikte yaşama pratiğinden uzaklaşmayı, Osmanlı Milletler sisteminde ciddi bir yarılmayı hızlandırmış ,savaş esnasında batı ,doğu, güney, kuzey tüm cephelerde yaşanan işgaller, işbirlikleri ve yerel halka yapılan kötü muamele toplumda onulmaz ayrışmalara yol açmıştır.

Anadolu’da dış güçlerin yerleşim alanlarına girişi, işgal ve savaş ortamı Anadolulu Müslüman Tebaa tarafından askerî şiddet, zorunlu göç ve güvenlik tehdidi şeklinde deneyimlenmiş, cemaatler arası ilişkiler, bireysel düzeyde olmasa da , kolektif kimlikler üzerinden sertleşmiştir.

İstanbul’daki işgal gerçeği karşısında belirli gruplarca geliştirilen konjonktürel uyum stratejileri, kısa vadede için avantajlar üretmiş olsa da, uzun vadede toplumsal birlik fikrinin zayıflamasına,müslim ve gayrimüslim toplum içinde karşılıklı yabancılaşmanın derinleşmesine sebebiyet vermiştir.

Örneğin,1919 İzmir’in işgali, esnasında Rum toplumunun tutumu tek tip değildir, ancak: Bir kısmı Yunan ordusunu kurtarıcı olarak görmüştür. Özellikle Batı Anadolu’da Megali İdea güçlüdür. Yerel destek, lojistik ve moral katkılar olmuştur. Bu durum, Türk halkında “içeriden tehdit” algısını derinleştirmiştir. Kurtuluş Şavaşı esnasında tüm Rumlar işgali destekledi demek tarihsel olarak yanlıştır. Ancak örgütlü ve görünür destek, Türk tarafında güvenin tamamen sarsılmasına yol açmıştır. Tarafsız kalan veya işgale mesafeli Rumlar da olmuştur, fakat savaş koşullarında bu ayrım silikleşmiştir.

Birinci Dünya Savaşı İtilaf, İttifak ve Tarafsız devletleri (Türkçe)https://commons.wikimedia.org/

Osmanlı-Rus savaşında Rusya yanında yer alan Gönüllü Ermeni Tugayları

Ermeni Tebaa, Osmanlı Topraklarında Doğu Anadolu’da Bağımsız veya özerk Ermeni devleti beklentisi, Rusya’nın açık desteği ve 19.yüzyıl sonundan beri süregelen milliyetçi örgütlenmelerin motivasyonu ile bu savaşta kendi ülkelerinin ordusu yerine düşman ülke ordusu ve Çarlık Rusyası ile iş birliği yoluna gitmiştir.

Osmanlı Devleti, yaklaşık 7 yıl boyunca (1911–1918) kesintisiz biçimde, birden fazla cephede kuşatılmış ve savaş hâlinde kalmıştır.

ORDU VE YÖNETİM BÜYÜK GÜÇLÜKLER İÇİNDEYDİ:

Osmanlı İmparatorluğunda Ekonomik yapı çökmeye yakındı, Sanayi yok denecek kadar azdı, Ulaşım altyapısı yetersizdı, Silah ve mühimmatın büyük kısmı Almanya’ya bağımlıydı.

Devlet yönetimi ise İttihat ve Terakki kontrolündeydi; kararlar kimi zaman deneyimsizlik, askerî ve ideolojik acelecilikle alınabiliyordu.

Orduda Eğitim ve teçhizat eşitsizliği vardı, Bazı birlikler modern, çoğu birlik son derece yetersizdi, Kışlık giysi yoktu, Erzak ve cephane sevkiyatı yetersizdi.

Demiryolu ağı sınırlıydı ve Doğu Anadolu’ya sevkiyat çok zordu.

Uzun süredir sınırlarının dört bir yanında sürekli savaşan bir toplumun asker olabilecek nüfusu yorgundu. Askerlerin büyük kısmı köylü, eğitimsizdi.Van (1915) başta olmak üzere bazı merkezlerde isyanlar ve yerel yönetimin ele geçirilmesi girişimleri yaşanmıştı.

Rus ordusunun ilerlediği bölgelerde: Osmanlı idaresi çökmüş, Müslüman sivil vatandaşlara yönelik şiddet, tehcir ve katliamlar meydana gelmiş, Köyleri talan edildiğini ve ailelerine zarar verildiğini duyan Osmanlı Ordusu askerlerini cephede tutmak imkansız hale gelmişti.

Ermeni Osmanlı Vatandaşları arasında destek bulan silahlı örgütler, (özellikle Taşnak çevreleri) Osmanlı-Rus savaşının sonucunda belirleyici etkiye sahip olmuştur.

Ermeni Gönüllü Birlikleri, Rus ordusu bünyesinde Osmanlı’ya karşı savaşmıştır.

Bu süreçler, Osmanlı yönetiminin 1915 Tehcir Kararını almasının askerî ve güvenlik gerekçesi olmuştur.

Bu harita, 1914–1918 yılları arasında, Osmanlı Devleti’nin özellikle Doğu vilayetleri ile Suriye–Mezopotamya hattı boyunca Ermeni Nüfusun Doğu İllerinden Güneye doğru zorunlu sevk ve yer değiştirme süreçlerini, bu süreçlere eşlik eden ana ulaşım güzergâhlarını, demiryolu hatlarını, geçiş (transit) noktalarını ve varış merkezlerini Bu harita, 1915–1916 yıllarında yürütülen sevk ve iskân uygulamalarına ilişkin güzergâhları, geçiş noktalarını ve varış bölgelerini şematik olarak göstermektedir. Harita, sevk sürecinin hukuki dayanağından ziyade, uygulamanın coğrafi dağılımını ve mekânsal boyutunu görünür kılmayı amaçlamakta olup; idari karar alma süreçleri ile sahadaki uygulamalar arasındaki ilişkinin analizinde yardımcı bir görsel kaynaktır.

Haritada oklarla işaretlenen hatlar, sevklerin başlıca yön ve güzergâhlarını; noktalar ve semboller ise toplanma alanlarını, geçici durakları ve nihai sevk noktalarını ifade etmektedir.

Bu görsel, Osmanlı Devleti’nin çok cepheli savaş koşulları altında yürütülen güvenlik, sevk ve iskân politikalarının coğrafi ölçekli bir temsili olarak değerlendirilmelidir.

1917-1918 de Rus Harbi ‘nin Doğu Cephesi’nin ve yerel halkın durumu

1917 Bolşevik Devrimi sonrası Rus ordusu cepheden çekilmiştir. Oluşan otorite boşluğunda, Ermeni silahlı grupları bölgede etkili hâle gelmiştir.

Kars, Erzurum, Ardahan çevresinde Müslüman halka yönelik toplu şiddet olayları yaşanmıştır.

Müslüman kayıpları (500.000-1.000.000 arası tahmin) bu saldırılarla bağdaştırılır.

Osmanlı ordusunda Müslüman askerler arasında firar (Asker kaçakları), özellikle ailelerini korumak için yaygındı.

Doğu Anadolu’da Ermeni çetelerinin köylere, sivillere saldırıları, askerlerin cepheyi terk edip köylerine dönmesine neden oldu.

Örneğin, Van İsyanı (Nisan-Mayıs 1915) sırasında Ermeni çeteleri Müslüman mahallelerini ve köylerini hedef aldı; bu, Osmanlı askerlerinin cepheden firar ederek ailelerinin yanına gitmelerini tetikledi ve Ordudan bu nedenle firar olayları aşırı dercede arttı , cephedeki bu dururm da Tehcir kararını hızlandırdı.

Aynı dönemlerde Ermenistan Cumhuriyeti (1918) kuruldu.

Osmanlı Devleti’nin çözülme sürecinde gayrimüslim toplulukların büyük kısmı, yükselen ulusçuluk hareketleri ve Yunan işgali , Ermeni Devletinin kurulması gibi gelişmeler nedeniyle bu kurtuluş mücadelesine kitlesel olarak katılmamıştır.

Kurtuluş Savaşı – Doğu Cephesi (1919–1921)

Ermeni yönetimi, Sevr Antlaşması’na dayanarak Doğu Anadolu’da geniş bir toprak talep etmiştir.

TBMM, Doğu Cephesi Komutanlığı’na Kazım Karabekir’i atamış, 1920 sonbaharında: Kars, Sarıkamış, Gümrü geri alınmıştır. Ermeni ordusu kesin yenilgiye uğratılmıştır.

Doğu Cephesi’nde Türkiye Büyük Millet Meclisi kararı ile görevlendirilen Kazım Karabekir Paşa ve Doğu Cephesi Orduları, Ermenistan Cumhuriyeti ordusu ile savaşmıştır.

Ermenistan Devleti ile ile TBMM Hükümeti Gümrü Antlaşması (3 Aralık 1920) ile Doğu sınırı büyük ölçüde kesinleşmiştir.

Ardından bölge Sovyetleşmiş, Türkiye–Sovyet sınırı 1921 Moskova ve Kars Antlaşmaları ile kalıcı hâle gelmiştir.

Sivil Müslüman Kayıpları (1914–1918)

1914–1918 yılları arasında Doğu Anadolu’da Müslüman nüfusun kayıpları yaklaşık 500.000 ile 1.000.000 arasında tahmin edilmektedir.

Bu kayıpların başlıca nedenleri, Rus ordusunun Doğu Anadolu’ya ilerleyişi, bu orduya katılan Ermeni gönüllü birlikleri ve yerel silahlı gruplar, köy baskınları ve sivil yerleşimlere yönelik katliamlardır.

En ağır kayıplar Van, Erzurum, Bitlis, Muş, Kars–Ardahan ve Iğdır bölgelerinde yaşanmıştır. Bunun yanı sıra aynı dönemde Müslüman ahali, Rus işgaliyle bağlantılı zorunlu göçler, açlık ve salgın hastalıklar nedeniyle cephe gerisinde de büyük kayıplar vermiştir. Bu durum, Doğu Anadolu’nun 1914–1918 arasında klasik bir askerî cepheden çok, devlet otoritesinin çöktüğü ve sivillerin doğrudan hedef hâline geldiği bir savaş coğrafyasına dönüştüğünü göstermektedir.


Ermeni Kayıpları (1914–1918)

Aynı dönemde Ermeni nüfusun kayıpları, Uluslararası farklı kaynaklara göre 300.000 ile 1.2 milyon arasında , Türk kaynakları genellikle 300.000–600.000 aralığını, uluslararası literatür ise çoğunlukla 600.000–1.2 milyon aralığını vermektedir).

Bu kayıpların nedenleri arasında 1915 Tehciri, ağır yol koşulları, mevsimsel koşullar, salgın hastalıklar, silahlı çatışmalar, yerel çete saldırıları, Rus ordusuna katılan Osmanlı Vatandaşı Ermeni gönüllülerin cephe kayıpları ve bazı bölgelerde gerçekleşen önlenemeyen katliamlar yer almaktadır.

1915’te alınan, Ermeni Nüfusun süregelen Rus Harbi’nin cephe gerisine, güney illerine sevk kararı doğrultusunda Ermeni topluluklar, cephe hattına yakın bölgelerden güney vilayetlerine gönderilmiş; demiryolu olmayan bölgelerde sevkler çoğunlukla yaya, (Osmanlı’nın içinde bulunduğu dört bir yanda patlak vermiş savaş/işgal ,olumsuz ekonomik koşulları nedeniyle)askerî koruma kapasitesi yetersiz, uzun mesafeli ve düzensiz biçimde gerçekleştirilmiştir. Bu süreçte yol şartları, açlık, susuzluk ve hastalıklar başlı başına ölümcül hâle gelmiştir; bazı bölgelerde ise güvenlik zaafı veya yerel unsurların saldırıları kayıpları ağırlaştırmıştır.

Bu bölümde yer alan nüfus ve kayıp tahminleri, Osmanlı arşiv belgeleri, Türkçe akademik çalışmalar ile karşılaştırmalı tarih yazımına dayanmaktadır. Rakamlar kesin değil, literatürde kabul gören tahmini aralıklardır.

Kemal H. Karpat
Osmanlı Nüfusu (1830–1914)
İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.
→ Savaş öncesi ve sonrası demografik yapı, Müslüman nüfus kayıplarının tarihsel arka planı.

Yusuf Halaçoğlu
Ermeni Tehciri ve Gerçekler (1914–1918)
Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.
→ Tehcir uygulaması, sevk koşulları, hastalık ve cephe gerisi kayıplar.

Salahi R. Sonyel
Osmanlı Ermenileri: Büyük Güçler Diplomasisinin Kurbanları
İstanbul: Remzi Kitabevi.
→ Rus işgali, Ermeni gönüllü birlikleri ve Doğu Anadolu’daki Müslüman sivil kayıplar.

Erik Jan Zürcher
Modernleşen Türkiye’nin Tarihi
İstanbul: İletişim Yayınları.
→ Çok cepheli savaş, devlet kapasitesinin çöküşü ve sivil nüfus üzerindeki etkiler.

Mehmet Yavuz Erler
Birinci Dünya Savaşı’nda Doğu Anadolu
Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.
→ Doğu Anadolu’da Rus işgali, göçler, salgın hastalıklar ve sivil kayıplar.

Hikmet Özdemir
Salgın Hastalıklardan Ölümler (1914–1918)
Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.
→ Tifüs, kolera ve dizanterinin Ermeni kafileleri, Müslüman muhacirler ve askerler üzerindeki etkisi.

Ahmet Halaçoğlu
Ermeni Meselesi ve Tehcir
İstanbul: Babıali Kültür Yayınları.
→ Sevk ve iskân uygulamaları ile cephe gerisi koşullar.

Türk Tarih Kurumu (TTK)
Osmanlı Belgelerinde Ermeniler (Cilt I–IV)
Ankara: TTK Yayınları.
→ Osmanlı arşiv belgeleri ışığında Ermeni ve Müslüman sivil kayıplar.


Cephe Gerisi Felaket ve Devlet Kapasitesinin Çöküşü (1914–1918)

Osmanlı Devleti, bunu sağlayacak ikmal, ulaşım ve sağlık altyapısına sahip olmadığı halde aynı anda orduyu, cephe gerisindeki Müslüman muhacirleri ve tehcir edilen Ermeni nüfusu beslemek ve korumak zorunda kalmış; Tifüs, kolera ve dizanteri gibi salgın hastalıklar Ermeni kafilelerinde, Müslüman muhacirlerde ve Osmanlı askerlerinde eş zamanlı olarak görülmüş, etkili bir sağlık sistemi oluşturulamamıştır.

Vilayetlerde tecrübeli memur eksikliği, askerlerin cephelere sevk edilmiş olması ve haberleşme ağının çökmesi nedeniyle merkezden gelen emirler ya geç ulaşmış ya da uygulanamamıştır.

Bu nedenle yaşanan insani kayıplar, seçici bir koruma başarısızlığından çok, cepheli savaş koşullarında genel bir devlet çöküşünün, devlet yetkililerinin yanlış kararlarının sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Tehcir uygulaması 27 Mayıs 1915 tarihli Geçici Sevk ve İskân Kanunu ile hukuki bir zemine oturtulmuş; ancak sahadaki uygulamalar, devletin fiilî kapasitesini aşmış ve ağır insani kayıplara yol açmıştır.

Geçici Sevk ve İskân Kanunu Uygulaması

(27 Mayıs 1915)
Türkçe Metin

Madde 1
Savaş zamanında, hükümetin emirlerine ve ülkenin savunmasına karşı gelen, silahlı saldırı veya direnişte bulunanlar hakkında askerî makamlar tarafından gerekli görülen tedbirler alınır.

Madde 2
Askerî gereklilikler doğrultusunda, casusluk ve ihanet faaliyetlerinde bulunan veya bu tür faaliyetlerden şüphe edilen köy ve kasabaların halkı, tek tek ya da toplu hâlde başka yerlere sevk ve iskân edilebilir.

Madde 3
Bu sevk ve iskân işlemleri sırasında alınacak tedbirlerin uygulanmasından askerî makamlar sorumludur.

Madde 4
Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Madde 5
Bu kanunun uygulanmasından Bakanlar Kurulu sorumludur.

7 Mayıs 1915 tarihli Geçici Sevk ve İskân Kanunu, sevk kararının hukuki çerçevesini çizmekle yetinmiş; sevkin şekli, güzergâhı, yöntemi ve iskân bölgeleri gibi uygulamaya ilişkin ayrıntıları belirlememiştir. Bu unsurlar, Dahiliye Nezareti genelgeleri, askerî talimatlar ve iskân düzenlemeleri yoluyla, savaş koşullarına ve yerel imkânlara göre belirlenmiştir.

Dahiliye Nezareti genelgeleri

Askerî komutanlık talimatları

İskân talimatnameleri (1915–1916)

Sevk ve iskân uygulamaları, hukuki düzenlemenin kabul edildiği Mayıs 1915’ten itibaren, esas olarak yaz aylarında yürütülmüş; bazı bölgelerde sonbahar ve 1916 yılına uzanan devam uygulamaları görülmüştür. Bu mevsimsel tercih, askeri gereklilikler ve lojistik koşullarla ilişkilidir. Merkezî idarenin belirlediği genel çerçeveye rağmen, Dahiliye Nezareti ile taşra yöneticileri arasındaki iletişim ve denetim mekanizmalarının savaş koşulları altında zayıflaması, sevk ve iskân prosedürünün sahada yeknesak ve kontrollü biçimde yürütülmesini güçleştirmiştir. Bu durum, uygulamada bölgesel farklılıkların ve ciddi aksaklıkların ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Merkezden gönderilen genel talimatlar çoğu zaman genel ilkelerle sınırlı kalmış, sevkin şekli, süresi ve ara durakları taşra idaresinin takdirine bırakılmıştır. Harita üzerinde görülen geçiş (transit) noktalarının çeşitliliği, bu durumun sonucudur. Aynı vilayet sınırları içinde dahi farklı güzergâhların izlenmiş olması, merkez–taşra arasındaki koordinasyon eksikliğini mekânsal düzlemde görünür kılar. idari kopukluk, sevk sürecinin kontrollü ve eşgüdümlü biçimde yürütülmesini zorlaştırmış; özellikle iaşe, güvenlik ve kayıt tutma gibi alanlarda bölgesel farklılıkların ve aksaklıkların ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Harita, bu nedenle yalnızca bir nüfus hareketi şeması değil; aynı zamanda Osmanlı geç dönem idari yapısının savaş şartları altında yaşadığı işlevsel kırılmaları gösteren bir belgedir.

Güvenlik: Jandarma ve askerî birlikler

İaşe, emniyet ve kayıt tutma yükümlülüğü yerel idarelere aittir.

İçişleri Bakanı Talat Paşa: Sevk ve iskân emirlerini vilayetlere gönderen ana makamdır.

Harbiye Nezareti (ordu): Kararın askerî güvenlik gerekçesi kısmını oluşturmuştur.

Bazı Viayet Yöneticileri Sevkin askerî zorunluluk olmadığını tüm nüfusu kapsamasının aşırı olduğunu raporlarla merkeze bildirmiştir.Bu muhalif yöneticilerin büyük bir kısmı Görevden alınmış, başka vilayetlere sürülerek etkisizleştirilmiştir.Meclis-i Mebusan’da Sansür ve ağır Savaş koşulları nedeniyle bu karara etkili bir muhalefet oluşmamıştır.

1915–1916 yılları arasında Osmanlı Devleti, tehcir sırasında ve sonrasında yaşanan olumsuzluklar, insan kayıpları nedeniyle kendi memurlarını yargılayıp cezalandırdı.

Bunlardan 659’u çeşitli cezalara çarptırıldı.

67 kişi idam edildi.

Diğerleri hapis, kürek, para cezası, sürgün gibi cezalar aldı.

Sanıklar arasında:

Kaymakamlar

Jandarma görevlileri

Polisler

Yerel idareciler

Sivil failler
bulunmaktadır.

Yargılananlar genellikle yerel memurlar, jandarma görevlileri ve çete üyeleri, hükümet emirlerine uymayanlar veya halka şiddet uygulayanlar yargılandı.

İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) liderleri, eski bakanlar, valiler, mutasarrıflar, kaymakamlar ve Teşkilat-ı Mahsusa üyeleri dahil 160-200 kişi tutuklandı.

İdam,hapis, kürek (ağır hapis), pranga, para cezası, kalebentlik (sürgün benzeri kısıtlama) ve sürgün gibi çeşitli cezalar verildi.

Talat Paşa (eski Sadrazam), Enver Paşa (eski Harbiye Nazırı), Cemâl Paşa (eski Bahriye Nazırı) ve Doktor Nazım Bey gibi üst düzey İttihat ve Terakki Cemiyeti liderleri gıyaben (kaçtıkları için yokluklarında) idama mahkûm edildi.

Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal Bey → 10 Nisan 1919’da idam edildi (Yozgat davası). Erzincan Jandarma Komutanı Hafız Abdullah Avni → 29 Temmuz 1920’de idam edildi. Urfa Mutasarrıfı Behramzade Nusret Bey → 5 Ağustos 1920’de idam edildi (Bayburt/Urfa davası).

Üst düzey kaçak liderlerin cezaları uygulanmadı; bazıları (Talat, Cemal) daha sonra Ermeni intikam operasyonları (Nemesis) kapsamında suikasta uğradı.

Yunan ordusunun Ege illerindeki (Batı Anadolu) ilerleyişi Müslüman Vatandaşlara etkileri: 1919-1920

Bu durum I. Dünya Savaşı sonrası Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması sürecinde gerçekleşen önemli olaylardan birini oluşturur. Bu dönem, genellikle Türk Kurtuluş Savaşı (1919-1922) bağlamında ele alınır ve Yunanistan’ın “Megali Idea” (Büyük Yunanistan) ideolojisiyle motive edilmiş işgal girişimini kapsar.

Yunan birlikleri, 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkarma yaparak Sevr Antlaşması’nın (1920) sağladığı yetkiyi aşan bir şekilde iç bölgelere (Aydın, Manisa, Denizli, Isparta, Burdur ve hatta Afyonkarahisar’a kadar) yayılmış; bu süreçte Müslüman (çoğunlukla Türk) sivil nüfusa yönelik sistematik şiddet, yağma ve kötü muamele olayları belgelenmiştir.

İşgal, Mondros Mütarekesi’nin (30 Ekim 1918) ihlali olarak başlamış, yerel Rum (Yunan kökenli Osmanlı tebaası) çeteleriyle işbirliği içinde yürütülmüştür.

Akademik literatürde bu olaylar, etnik temizlik, karşılıklı şiddet sarmalı veya savaş suçu olarak tartışılır; Türk kaynakları “Yunan mezalimi” (zulümleri) olarak niteler, Balkan Savaşları’ndaki Müslüman kayıpları da bu kapsamda (İnsanlık Suçu) olarak ele alınır.

Yunan İlerleyişinin Aşamaları ve Müslüman Nüfusa Etkisi:1919-1922

Yunan ordusu, İzmir’e çıkarma sonrası hızlı bir yayılma stratejisi izlemiş; bu süreçte “Tahrip Taburları” gibi özel birlikler (benzin tulumbaları, bombalarla donatılmış) köy ve kasabaları sistematik olarak tahrip etmiştir.

İlerleyiş, 1919 yazında Aydın ve Bergama’ya, 1920’de Yalova ve Gemlik’e, 1921’de Eskişehir ve Afyonkarahisar’a ulaşmış; geri çekilme sırasında (İnönü ve Sakarya Muharebeleri sonrası, 1922) en yoğun yıkım yaşanmıştır.

Müslüman nüfusa yönelik şiddet, savaş kurallarını ihlal eden bir nitelik taşır: Silahsız sivillerin katledilmesi, malların yağmalanması, ırza tecavüz ve göç zorlaması yaygındır. Bu eylemler, Rum çeteleriyle koordineli yürütülmüş; Osmanlı yetkilileri, Rum papazlarının (örneğin Yalova’da Sisamlı bir papaz) Müslümanlara karşı kışkırtma rolünü vurgular. Akademik olarak, bu şiddet “etnik temizlik” aracı olarak yorumlanır: Yunan idaresi, Müslümanları göç ettirerek Rum göçmenleri (yaklaşık 126.000 kişi, 1919-1921) yerleştirmeyi amaçlamıştır.

Uluslararası raporlar (Müttefiklerarası Tahkik Heyeti, 1919-1921) ve arşiv belgeleri, Yunan ordusunun sivil hedeflere yönelik organize şiddetini doğrular. Bu anlatım, Osmanlı/Türk arşivleri, Batılı diplomatik raporlar ve akademik çalışmalar üzerine kurulmuştur; olaylar yaklaşık 10.000-15.000 Müslüman sivilin ölümüyle sonuçlanmış, yüz binlerce göçü tetiklemiştir.

Osmanlı arşivleri (BOA),

Hilâl-i Ahmer raporları,

Justin McCarthy’nin demografik çalışmaları

Müttefiklerarası Tahkik Heyeti belgelerine dayanır.

1. İzmir ve Çevresi (1919-1922): İşgalin Başlangıç Noktası

İzmir’in işgali (15 Mayıs 1919), en ikonik şiddet olaylarıyla başlar. Yunan askerleri ve yerel Rumlar Müslüman mahallelerine saldırmış; ilk 48 saatte 2.000’den fazla Müslüman sivil öldürülmüştür. Örnekler:

Sarıkışla Katliamı’nda 30-40 Osmanlı subayı/askeri süngülenerek öldürülmüş; kurbanlar soyulmuş, “Zito Venizelos” (Yaşasın Venizelos) diye bağırtılmıştır. Süleyman Fethi Bey, 7-8 bayonet darbesiyle yaralanmış ve 23 Mayıs 1919’da ölmüştür. Bergama (9-15 Haziran 1919): 2.000+ Müslüman öldürülmüş; Firuzlar Köyü’nde kurşuna dizme uygulanmış. Menemen Katliamı (14-16 Haziran 1919): 100+ Müslüman (12 yaşında bir kız çocuğu dahil) sokaklarda öldürülmüş, cesetler yakılmıştır.

Evler sistematik yağmalanmış; kadınlara tecavüz raporları yaygındır. İzmir banliyölerinde (Urla, Çeşme) Müslüman malları gasp edilmiş, hayvanlar ve eşyalar (altın, gümüş, mobilya) İstanbul’a taşınmıştır. Kadınlar tarlalardan sürüklenerek taciz edilmiş; propaganda şarkıları (“Türkleri öldüreceğiz, kızlarıyla nişanlanacağız”) dinî kinle ilişkilendirilmiştir.

Müslümanlar “Buralar Yunanistan oldu, Konya’ya gidin” denilerek göçe zorlanmış; 100.000+ kişi hicret etmiştir. Sağlık tesisleri tahrip edilmiş (Eşrefpaşa Hastanesi 250 yataktan 80’e indirilmiş); sıtma salgınlarında 10.000+ ölüm yaşanmıştır. Yunan geri çekilmesi sırasında İzmir Yangını (13-16 Eylül 1922): Şehir 3/4 tahrip olmuş (60 milyon dolar hasar), Müslüman mahalleleri kısmen yanmıştır.

Kaynaklar:

Müttefiklerarası Tahkik Heyeti raporları (1919);

Engin Berber, Sancılı Yıllar: İzmir 1918-1922 (2002);

Fransız diplomatik arşivleri (Yüzbaşı Gilloux raporu);

Osmanlı arşiv belgeleri (BOA DH.ŞFR. 615/45).

Yalova ve Kocaeli Bölgesi (1920-1921): Sistematik Yıkım

Yalova, İzmit Mutasarrıflığı’na bağlı olarak işgal edilmiş (Ağustos-Eylül 1920, Eylül 1920-Temmuz 1921); Yunan askerleri ve Rum çeteleri, Müslüman köylerini hedef almıştır. Örnekler:

Zindan Köyü’nde camiye toplanan sivillerden 8’i süngülenmiş, 15’i dövülerek öldürülmüş. Üvezpınar (14 Nisan 1921): 100 asker ve Rum çetesi,sivillerin dövülmesi,süngülenmesi ve köy yakılmıştır. Kocadere: 500 kişi bir evde toplanıp yakılmış, kaçanlar vurulmuştur. Toplam: 10.000+ Müslüman öldürülmüş; 48 köy/fabrika yağmalanmış, 4.200/4.900 bina yakılmıştır (232 ev, cami, okul dahil).

Hayvanlar (300 sığır, 500 koyun) gasp edilmiş, kaplıca tesisleri (altın, gümüş, hamam eşyaları) yağmalanmış; eşyalar İstanbul’a satılmıştır. Kadınlar dövülmüş (Paşaköy’de Mahmut Ağa’nın eşi sopayla öldürülmüş); tecavüz tehditleri yaygındır. Köylülerden silah/ammo talep edilmiş, direnenler dövülmüş.Müslüman yetkililer tutuklanmış, işkence edilmiş (Müddea-i Umumi İbrahim Efendi Gemlik’e gönderilmiş). Yol kesmelerle soygunlar yapılmış; 8.500+ müslüman vatandaş İstanbul’a kaçmıştır.

Kaynaklar: Türk Bilimler Akademisi (TÜBA) yayını,

Millî Mücadele Yıllarında Yalova’da Yunan İşgali (2022);

Osmanlı arşivleri (BOA); Hilâl-i Ahmer (Kızılay) raporları.

Aydın, Manisa ve İç Ege (1919-1922):

Aydın Vilayeti, en ağır yıkıma uğramıştır; Yunan ordusu, geri çekilme sırasında “yakıp yıkma” taktiği uygulamıştır.

Aydın: 2.500 Müslüman öldürülmüş; Nazilli: 929 (24 kadın, 46 çocuk dahil), makineli tüfekle taranmış. Sultanhisar: 52 kişi öldürülmüş, 12’si esir alınmış. Köyler camilere doldurulup yakılmış (Hamurköy, Çalköy).

Mallar gasp edilmiş; kadınlara tecavüz raporları (örneğin Ergene Köyü’nde tarlalardan sürükleme). 60+ köy tamamen yakılmış; hayvanlar ve tahıl çalınmış.

25.000+ kişi evlerini terketmek zorunda bırakılmıştır,göç etmiş; Eğitim kurumları askeri üsse çevrilmiş.

Kaynaklar:

Hacettepe Üniversitesi CTAD dergisi (2023);

Justin McCarthy, Death and Exile (1995);

Devlet Arşivleri yayını,

Arşiv Belgelerine Göre Yunan Mezalimi (1995).

Diğer Bölgeler ve Geri Çekilme Dönemi (1921-1922)

Manisa, Denizli, Isparta: Sokaklarda süngüleme, boğma olayları ; köyler tahrip edilmiş. İnönü-Sakarya: Köyler yakılmış (Ulucak, Hamamköy); kadın/çocuklar katledilmiş.

70.000-100.000 göçmen(Hilâl-i Ahmer/Kızılay raporları, Osmanlı arşiv belgeleri ve Müttefik komisyon raporlarına dayanır).

100.000+ .daha geniş kapsamlı bir zorunlu/kalıcı göçü ifade eder, bölge halkı Anadolu’nun iç kesimlerine (Konya, Ankara, Eskişehir) veya İstanbul’a bölgenin müslümansızlaştırılması amacıyla kesin göç etmek zorunda bırakılmışlardır.

Kaynaklar:

İtalyan gazeteleri (Corriere d’Italia);

Rus basın (Pravda);

Ulfat İdlibi, Greek Atrocities in Anatolia (2023).

Cumhuriyet Bürokrasisi-Devleti Osmanlı Devleti’nden devraldığı, eğitimde,sosyal devlet hizmetlerinde eksiklik- ikilik, sermaye yetersizliği ve Müslüman-Türk nüfusun eğitim ve sosyal olanaklar bakımından geri kalmışlığı gibi sorunlara radikal kurumsal reformlarla müdahale etmiştir.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu,

devletçilik politikaları

Laik yurttaşlık anlayışı

toplumu dönüştürmeye yönelik bilinçli bir değişimi temsil eder.Ancak Osmanlı’dan devralınan toplumsal ve mekânsal eşitsizliklerin ,Cumhuriyet döneminde tamamen ortadan kaldırılamadığı da bir gerçektir.

1923 sonrasında Cumhuriyet’in benimsediği yarı devletçi ekonomi modeli, laiklik ilkesi, halkçılık anlayışı, tarımı önemseyen kalkınma stratejisi ve sosyal devlet yaklaşımı; Osmanlı İmparatorluğu’nun yarı-sömürge niteliğe evrilen son dönem deneyimlerinden çıkarılan derslerin ürünüdür.

ULUS-DEVLET : Bu tercihlerin temel amacı, dışa bağımlılığı sınırlayan, kendi kaynaklarını yönetebilen ve siyasal egemenliğini koruyabilen bir ulus-devlet inşa etmekti.Bu yönüyle Cumhuriyet, yalnızca modernleşme değil; aynı zamanda anti-emperyalist bir devlet kurma projesi olarak da değerlendirilebilir.

Bu bağlamda Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi, pasif bir barış çağrısından ziyade; büyük güçler arası çatışmaların dışında kalmayı hedefleyen gerçekçi bir dış politika vizyonunu ifade etmektedir.

“İstikbal göklerdedir” sözü, savunma sanayii ve teknolojik bağımsızlık perspektifiyle; “Köylü milletin efendisidir” ifadesi ise ekonomik bağımsızlığın temelini oluşturan üretim ilişkileriyle doğrudan bağlantılıdır.

Cumhuriyet, “Osmanlı tebaası” değil “Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı” kavramını benimsemiştir. Bu deneyimler, Cumhuriyet’in neden:eşit yurttaşlık, laiklik,merkezî ve güçlü devlet, ortak ulusal kimlik ilkelerini temel aldığını anlamak açısından belirleyicidir. Cumhuriyet, cemaatler arası ilişkileri yeniden tanımlarken; imparatorluk dönemindeki çoklu aidiyetlerin yarattığı kırılmaların tekrarını önlemeyi hedeflemiştir.

Bu söylemler, Cumhuriyet’in dış müdahalelere karşı içsel dayanıklılık üretme çabasının kavramsal özetleridir.

Hassas Coğrafi Konum:Türkiye Cumhuriyeti, tarihsel süreklilik içerisinde jeopolitik açıdan son derece hassas ve stratejik bir coğrafyada kurulmuştur. Anadolu, yalnızca kıtalararası bir geçiş hattı değil; aynı zamanda enerji yolları, deniz ticareti, askerî geçişler ve ideolojik nüfuz alanları açısından büyük güçlerin rekabet sahasıdır. Bu nedenle Türkiye’nin siyasal ve ekonomik tercihleri, yalnızca iç dinamiklerle değil, uluslararası güç dengeleriyle,müdahaleleriyle doğrudan ilişki içinde şekillenmektedir. II. Dünya Savaşı sonrasında şekillenen iki kutuplu dünya düzeni, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu çizgisini sürdürmesini giderek zorlaştırmış, Soğuk Savaş koşullarında Türkiye, güvenlik kaygıları gerekçesiyle Batı blokuna eklemlenmiş; bu süreçte askerî, ekonomik ve siyasal alanlarda artan dış bağımlılık ilişkileri ortaya çıkmıştır.Bu ise, zamanla batılı ülkelerin kendi politik çıkarları ve bölgedeki gelecek tasavvurlarının gerçekleşebilmesi yönünde Türkiye’nin siyasal yapısını şekillendirmeye çalıştığı bir ortam yaratmıştır.Askerî darbeler ve siyasal müdahaleler yalnızca iç dinamiklerin ürünü olarak değerlendirilemez; bu müdahaleler, çoğu zaman uluslararası konjonktürle uyumlu biçimde gerçekleşmiş ve Türkiye’nin yönelimini belirli eksenlerde tutmayı amaçlayan dış politika tercihleriyle örtüşmüştür.Özellikle ekonomik alanda devletin rolünün zayıflatılması, tarımın stratejik önemini yitirmesi ve sosyal devlet mekanizmalarının aşınması,meslek örgütlerinin etkisizleştirilmesi, dışa bağımlılığı daha da artıran bir kısır döngüdür denebilir.Petrol Kaynaklarının, Dogal Gaz rezervlerinin, Değerli Maden Yataklarının, Denizler ve Boğazların, İsrail’in , Rusya’nın, Çin’in , İran’ın, Petrol üreticisi Arap Ülkeleri’nin kısacası tüm global dünya çıkar guruplarının çevrelediği bir coğrafyada bulunan ülkemizin bu çıkar savaşlarından nasibini almaması düşünülemez . Günümüzde dünyanın geldiği nokta bu zorlu durumu açıklamaktadır inancındayım.Sonuç olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin son yüz yıllık tarihini anlamak; yalnızca iç siyasal süreçlere odaklanmayı değil, aynı zamanda uluslararası güç ilişkilerinin ülkenin yönelimleri üzerindeki etkisini de dikkate alan bütüncül bir okuma gerektirir.

Varlık Vergisi, İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde, Şükrü Saracoğlu’nun Başbakanlığı sırasında yürürlüğe girmiştir. 1942-1944

Devletin resmî gerekçesi, kanun metninde ve dönemin Meclis tutanaklarında üç ana başlık altında ifade edilmiştir. Birinci gerekçe , II. Dünya Savaşı koşullarında ortaya çıkan olağanüstü harcama ihtiyacıdır. Türkiye savaşa girmemiş olsa da, geniş çaplı seferberlik, orduyu ayakta tutma ve savunma hazırlıkları bütçe üzerinde büyük baskı yaratmıştır. Varlık Vergisi, bu yükü karşılamak üzere “olağanüstü ve tek seferlik” bir vergi olarak sunulmuştur.

İkinci resmî gerekçe, savaş yıllarında ortaya çıkan spekülatif kazançların vergilendirilmesidir. Karaborsa, stokçuluk ve aşırı kâr elde eden kesimlerin “haksız kazanç” sağladığı ileri sürülmüş, verginin bu kazançları dengeleyeceği iddia edilmiştir. Resmî söylemde vergi, belirli bir etnik ya da dinî grubu değil, “servet sahiplerini” hedefleyen tarafsız bir mali tedbir olarak tanımlanmıştır.

Ödenen vergi tutarının dağılımı:

Üçüncü gerekçe ise daha örtük, fakat belgelerde açıkça izlenebilen bir unsurdur: ekonomik bağımsızlık ve millî iktisat vurgusu. Devlet söyleminde, ekonomik hayatın “millî unsurlar” lehine dengelenmesi gerektiği ifade edilmiş, bu da dolaylı biçimde gayrimüslimlerin ekonomik ağırlığının siyasi otorite tarafından sorunlu görüldüğünü göstermiştir. Ancak bu husus, kanunun resmî metninde açık bir kimlik vurgusuyla değil, uygulama pratikleriyle ortaya çıkmıştır.

Verginin uyguylandığı mükellef sayısı:120.000

Gayrimüslimler (Rum + Ermeni + Musevi):
Toplanan verginin %85–90’ı

Müslümanlar:
%10–15

Vergi oranlarının keyfî biçimde belirlenmesi, gayrimüslim mükelleflerin aşırı yük altına sokulması, ödeme süresinin kısalığı ve Aşkale çalışma kampları gibi uygulamalar, devletin “tarafsız mali tedbir” iddiasına gölge düşürmüştür.

Varlık Vergisi, savaş ekonomisi gerekçesiyle çıkarılmış olmakla birlikte, uygulamada gayrimüslim sermayenin tasfiyesini hızlandıran bir araç işlevi görmüştür. Kanun metninde yer almayan cemaat ayrımı, idari uygulamalar ve takdir mekanizmaları yoluyla fiilen hayata geçirilmiştir.

Varlık Vergisi ve Türkleştirme Politikaları, Ayhan Aktar, İletişim Yayınları.


Meral Kalav Demir's Blog sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Bir Cevap Yazın

Meral Kalav Demir's Blog sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

Meral Kalav Demir's Blog sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin