Müslüman, Rum, Ermeni sivillere yapılan katliamlar, göçe zorlama, işkence, vs insanlık dışı tutumlar asla kabul edilemez,bu olayların birbiri ile mukayesesi, mahsubu yönündeki düşünce yapısı da bir o kadar insanlık dışıdır.

Bir ülkenin kendi vatandaşlarının, ülkesinin her cephede varlık mücadelesi verdiği bir dönemde, savaş halinde hatta işgalci olan diğer devletin ordusuna katılması nasıl ki ahlaken savunulamaz bir tutumsa; böyle bir ihaneti gerçek anlamda önleyecek siyasal, ekonomik ve yönetimsel güce dönemin olumsuz şartları nedeniyle sahip olamayan merkezi otoritenin, hiçbir hazırlık ve koruyucu planlama yapmadan, son derece ağır ve güvensiz koşullarda kitlesel bir yer değiştirmeyi, aceleyle dayatması da bir o kadar insanlık dışıdır.

Günümüzde de dünyanın farklı bölgelerinde sayısı artarak ve şiddeti ağırlaşarak süren devlet kaynaklı insanlık suçları vicdanları kanatmaktadır. Kitlesel yerleşim alanlarının; hastanelerin, okulların ve ibadethanelerin sivillerle birlikte bombalanması, yüzyıllardır aynı topraklarda yaşamış halkların zorla göç ettirilmesi ve dar alanlara sıkıştırılması, kadınları ve çocukları doğrudan hedef alan askerî hareketler, kasıtlı olarak yaratılan kıtlıklar, uzak coğrafyalarda değerli madenler uğruna kışkırtılan iç anlaşmazlıkların iç savaşa dönüştürülmesi giderek sıradanlaştırılmaya çalışılmaktadır. Başka zamanlarda ve başka diyarlarda yaşanmış benzer insanlık suçlarını yüksek sesle mahkûm eden, bunu kendi seçmeni nezdinde bir siyasal üstünlük söylemine ve oy kaynağına dönüştüren ülkeler, bugün yaşanan işgalleri ve soykırımları görmezden gelmekte; hatta çoğu zaman açık ya da örtük biçimde desteklemektedir.

Devlet politikalarının bu çıkarcı ve ikiyüzlü dili, bana göre onları seçen halkların vicdanını temsil etmemektedir. Çünkü geçmişte soykırım suçlusu, günümüzde ise soykırım destekçisi olan; buna rağmen kendilerini demokrasi ve insan hakları savunucusu olarak sunan bu ülkelerde, susturulmaya çalışılan, protesto etmemeleri yönünde baskı altına alınan binlerce insan, tüm engellemelere rağmen sokaklarda, meydanlarda ve sessiz yürüyüşlerde bu insanlık suçlarına karşı duruşlarını sürdürmektedir. İşte bu toplumsal vicdan, umudumuzu canlı tutmaktadır.

Bana umut veren de tam olarak budur. İnanıyorum ki ne siyaset ne güç ne de ekonomik hesaplar kalıcıdır; kalıcı olan,tüm insanlık için tek gaye insan hayatının,özgürlüğünün değeri ve ortak vicdandır. Ve dünya, gecikse de, acı bedeller ödeyerek de olsa, bir gün insanlığın ortak paydasında buluşacaktır. Bu umudu yitirmemek, belki de bugün sahip olduğumuz en insani direniştir.


Aynı coğrafyayı, aynı mahalleleri ve çoğu zaman aynı gündelik kültürü paylaşan farklı din ve kimliklere mensup toplulukların, yüzyıllar boyunca bir arada yaşayabildiği bir toplumda; yukarıda kısaca bahsi geçen savaş ortamındaki düşmanca tutumlar ve Ermeni Tehciri – 6–7 Eylül Olayları gibi kırılmaların yaşanmış olması, yalnızca belirli gruplar için değil, ülkenin tamamı için derin bir kayıp anlamına gelmektedir. Bu tür olayların hiçbir biçimde meşrulaştırılamayacağı açıktır; zira sivillerin hedef alındığı her şiddet, toplumsal dokuyu onarılması güç biçimde zedelemiştir.

Bu kırılmaların en acı yönlerinden biri, farklı inanç ve kimliklere sahip toplulukların yüzyıllar boyu tarihsel olarak yan yana, iç içe ve karşılıklı güven ilişkileri içinde yaşayabildiği bir toplumsal zeminin, siyasal krizler, savaş koşulları ve dış müdahalelerle aşındırılmış olmasıdır.

Osmanlı’nın son döneminde ve Cumhuriyet’in erken yıllarında yaşanan bu travmatik olaylar, çoğu zaman yerel toplulukların gündelik ilişkilerinden değil, daha geniş ölçekli siyasal hesaplardan, güvenlik kaygılarından ve uluslararası güç mücadelelerinden beslenmiştir.

Bu bağlamda, söz konusu trajediler yalnızca iç dinamiklerin ürünü olarak değil; “böl ve yönet” mantığıyla işleyen emperyal politikaların, milliyetçiliğin sertleşmesinin ve devletlerin kriz dönemlerinde toplumu homojenleştirme eğilimlerinin bir uzantısı olarak da değerlendirilmelidir.

Aynı mahallede yaşayan, aynı pazardan alışveriş yapan, aynı dili konuşan insanların birbirine düşman hâle gelmesi, doğal bir toplumsal refleks değil; uzun süreli korku, propaganda ve güvensizlik ortamlarının sonucudur.

Belki de en üzücü olan, bu olayların ardından kaybedilen yalnızca insan hayatları değil; birlikte yaşama hafızası, karşılıklı güven ve ortak gelecek tahayyülüdür. Oysa bu çok kültürlü miras korunabilseydi, farklı inanç ve kimliklerin bir arada yaşadığı, daha güçlü ve daha zengin bir toplumsal yapı mümkün olabilirdi.

Bugün bu geçmişle yüzleşirken, ne inkâr edici ne de toptan suçlayıcı bir tutum üretmek; aksine, yaşanan acıları kabul eden, insanî kayıpları merkeze alan ve benzer kırılmaların tekrarını önlemeyi amaçlayan bir tarih bilinci geliştirmek en yapıcı yaklaşımdır. Bu tür bir yaklaşım, geçmişi geri getirmez; ancak geleceğin daha adil ve daha güvenli kurulmasına katkı sağlayabilir.

Bu tür tarihsel kırılmalar ele alınırken kullanılan dilin, en az olayların kendisi kadar belirleyici olduğuna inanıyorum. “Ama”, “onlar da”, “karşılıklı olarak” gibi ifadeler, çoğu zaman yaşananları anlamaya değil, olan bitene örtük bir gerekçe üretmeye hizmet ediyor. Bu dil, sorumluluğu dağıtarak gerçek faillere ulaşmayı zorlaştırdığı gibi, kınanması gereken tutumları da sıradanlaştırma riski taşıyor. Oysa yaşanan şiddetin ve toplumsal kırılmaların, “bize bunu yaptılar, biz de şunu yaptık” gibi basit bir karşılıklılık çerçevesine indirgenmesi, hem tarihsel hem de ahlaki olarak sorunludur.

Bu tür olaylarda bedeli ödeyenlerin karar vericiler, ideologlar ya da güç sahipleri olmadığı açıktır. Olan, her seferinde sıradan insanlara olur: aynı mahallede yaşayanlara, birbirinin düğününe gidenlere, yasını paylaşanlara, farklılıkları bir tehdit değil kültürel bir zenginlik olarak gören yurttaşlara. Şiddetin ve ayrımcı politikaların en ağır sonuçlarını yaşayanlar, çoğu zaman bu süreçlerin ne mimarı ne de öznesidir; yalnızca kurbanıdır.

Bu nedenle, yaşananları değerlendirirken ne bir tarafın acısını diğerinin acısıyla dengelemeye çalışmak ne de karşılaştırmalı bir mağduriyet dili üretmek doğru olmaz. Böyle bir yaklaşım, insanî kaybı görünmez kılar ve toplumsal hafızayı onarmak yerine daha da yaralar.

Asıl yapılması gereken, yaşananları açık biçimde tanımlamak, sivillere yönelen her türlü şiddeti koşulsuz olarak reddetmek ve sorumluluğu bulanıklaştırmadan dile getirmektir.

Bugün hâlâ benzer dilin ve reflekslerin tekrarlandığını görmek ise ayrıca acı vericidir. Geçmişten ders alınmadığında, aynı mekanizmaların farklı bağlamlarda yeniden üretildiğini ve yine en çok sıradan, barış içinde yaşamak isteyen insanların zarar gördüğünü görüyoruz. Bu yüzden, birlikte yaşama hafızasını korumak kadar, nasıl konuştuğumuza ve nasıl anlamlandırdığımıza da dikkat etmek, yalnızca tarihsel bir sorumluluk değil; günümüz için de ahlaki bir zorunluluktur.

Tarih, yalnızca resmî belgelerden ve devlet merkezli anlatılardan ibaret değildir; aynı zamanda aile içinde aktarılan hatıralar, mahalle deneyimleri ve gündelik hayat pratikleriyle şekillenen kişisel ve toplumsal hafızaların toplamıdır. Benim için İstanbul’a ve bu topraklara dair hafıza, farklı inanç ve kimliklerin yan yana, doğal ve güvene dayalı bir biçimde yaşayabildiği bir ortak hayat tecrübesine dayanır. Bu hafıza, resmî tarih anlatılarında çoğu zaman yeterince yer bulamayan, ancak toplumun gerçek dokusunu oluşturan sessiz bir bilgidir.

Ne var ki, resmî anlatılar çoğu zaman kriz, savaş ve güvenlik merkezli bir dille kurulur. Bu dil, yaşanan acıları açıklamaya çalışırken sıklıkla gerekçelendirmeye, dengelemeye ya da karşılaştırmaya yönelir. Böylece, bireylerin ve sivillerin maruz kaldığı şiddet, daha büyük siyasal anlatıların içinde görünmez hâle gelir. Oysa kişisel hafıza, bu tür soyutlamalara direnir; yaşananları rakamlar ya da politik zorunluluklar üzerinden değil, insanî kayıp ve ahlaki sorumluluk üzerinden hatırlar.

Kolektif hafıza ise bu iki alan arasında gidip gelir. Toplumlar, kimi zaman resmî anlatıyı içselleştirir, kimi zaman aileden devralınan sessiz bilgiyi korur. Benim inancım ve hislerim, bu iki hafıza türü arasında, insanı merkeze alan bir yerde durmayı gerektiriyor. Yaşananların adını koymadan, sivillere yönelen şiddeti açıkça kınamadan ve sorumluluğu muğlaklaştırmadan konuşmanın mümkün ve gerekli olduğuna inanıyorum. Bu, ne geçmişi inkâr etmek ne de bugünün insanlarını suçlamak anlamına gelir; aksine, ortak bir vicdan zemini kurmanın ön koşuludur.

Bu nedenle, tarihsel olayları değerlendirirken “ama”larla örülü, karşılıklı gerekçelendirmelere dayanan bir dil yerine; yaşananları olduğu gibi kabul eden, mağduriyetleri yarıştırmayan ve insanî kaybı merkeze alan bir yaklaşımı savunuyorum. Çünkü biliyorum ki, bu topraklarda en büyük bedeli ödeyenler, ne karar vericiler ne de ideolojiler olmuştur. Bedeli, her zaman olduğu gibi, bir arada yaşamak isteyen, farklılıkları bir tehdit değil zenginlik olarak gören sıradan insanlar ödemiştir.

Bugün hâlâ benzer dilin ve benzer mekanizmaların farklı bağlamlarda,farklı coğrafyalarda yeniden üretildiğini görmek, geçmişin yalnızca “tarih” olmadığını; yaşayan bir mesele olduğunu acı biçimde hatırlatıyor. Bu yüzden, hem kişisel hafızayı hem de birlikte yaşama kültürünü canlı tutmanın, yalnızca geçmişe saygı değil, geleceğe karşı da bir sorumluluk olduğuna inanıyorum.

Benim için Türkiye ve dünyada, farklı etnik kökenler-dinsel-mezhepsel farklılıklar, hatta aynı genetik yapıdan ve/veya aynı dinden olup da yaratılan bir başka ihtilaftan dolayı savaştırılan toplulukların gerçekten değerli tek mirası, çekilmiş tüm acılara rağmen aynı topraklarda birlikte yaşamanın mümkün olduğunu gösteren ”toplumsal hafıza” dır.

Bu hafızayı korumak, yaşatmak ise hiçbir gerekçeye sığınmadan,hiç bir ajitasyona prim vermeden sivillere-insan haklarına-yurttaş haklarına yönelen şiddeti reddetmekle mümkündür.

Uluslararası çıkar odakları, silah lobileri, parasal güç odakları, bunlardan kaynaklı siyasi emeller insanları birbirine öldürttükçe, dini inançlar politikaya alet edildikçe, ırk, din, mezhep ayrılıkları üzerinden toplumlar birbirine kinlendirildikçe, yabancılaştıkça, çıkar odaklarının oyuncağı haline getirilen biz sıradan insanlar şeytanın ekmeğine yağ sürmüş, güzelim dünyamızın sonunu da hazırlamış oluyoruz .

Dünyayı birlikta yaşanan vatana bağlılık, sevgi, dostluk, anlayış , ötekileştirmeme ve geçmiş hatalardan ders almak kurtarabilir.

Yetersiz Siyasetçiler, ikiyüzlü emperyalist lobiler – politikalar ve onların dayattığı/kullandığı ilkellik kıyametin hazırlığına katkı sunmaktır inancındayım.

03.01.2026

Faik Pasha Hotels


Meral Kalav Demir's Blog sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Bir Cevap Yazın

Meral Kalav Demir's Blog sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

Meral Kalav Demir's Blog sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin