Tanzimat Fermanı (1839) ve Islahat Fermanı (1856) doğrudan Avrupa devletlerinin siyasi ve diplomatik baskıları sonucunda ilan edilmiştir

1-Osmanlı’nın askeri, idari ve ekonomik gerilemesini durdurmak.

2-Avrupa büyük güçlerinin (özellikle Rusya, İngiltere, Fransa) müdahalelerini önlemek (azınlık hakları bahanesiyle).

3-Gayrimüslim tebaayı (Rum, Ermeni, Yahudi vb.) devlete bağlamak ve milliyetçi isyanları (örneğin Yunan Bağımsızlık Savaşı sonrası) engellemek.

4-Merkezi devleti güçlendirerek taşra otoritesini (ayanlar, derebeyler) kırmak.

5-Batı’daki eşitlik, hukuk üstünlüğü ve modern kurumları örnek alarak bir yenilenme-islahat

Sultan Abdülmecid I (1823–1861)

Osmanlı İmparatorluğu’nun 31. padişahıdır ve 1839–1861 yılları arasında hüküm sürmüştür. 1861’de, henüz 38 yaşındayken verem (tüberküloz) nedeniyle hayatını kaybetti ve ölümünün ardından Osmanlı tahtı kardeşi Sultan Abdülaziz’e geçti.

Sultan I Abdulmecid Döneminde iki önemli ferman yürürlüğe girdi.Tanzimat Fermanı 1839 ve İslahat Fermanı 1856

—————————————————-

1831-1841 arası (Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanı) yaşandı ve İmparatorluğun kaderinde bu isyan büyük etki yarattı.

1839’da Nizip Savaşı’nda Osmanlı ordusu Mısır ordusuna ağır yenilgi aldı. Bu yenilgi haberi İstanbul’a ulaşmadan II. Mahmud vefat etti ve yerine 16 yaşındaki oğlu Abdülmecid tahta geçti.

1839 da ,Osmanlı donanması (yaklaşık 25 gemi ve binlerce personel) Çanakkale Boğazı önlerinde bulunuyordu. Kaptan-ı Derya Ahmed Fevzi Paşa Osmanlı İmparatorluğuna hıyanet ederek (yenilgi nedeniyle korku ya da maddi çıkar) tüm donanmayı İskenderiye’ye (Mısır) götürdü ve Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ya teslim etti. Bu, Osmanlı’nın en güçlü askeri unsurlarından birinin ani kaybıydı.

————————————————-

1839Sultan Abdülmecid,Babası Sultan II Mahmud’un verem hastalığından ölmesi üzerine henüz on altı yaşında bu koşullarda tahta çıkmıştır.

1939 Gülhane Hatt-ı Hümâyunu’nu ilan ederek Tanzimat dönemini başlatmıştır. Abdülmecid, babasının başlattığı modernleşme yönündeki reformları devam ettirerek Tanzimat Fermanı’nı (Gülhane Hatt-ı Hümayunu, 3 Kasım 1839) ilan etti ve dönemi başlattı.

Abdülmecid döneminde hukuk, eğitim, sağlık ve idare alanlarında köklü reformlar yapılmış; Müslüman ve gayrimüslim tebaa arasında hukuki eşitlik ilkesi resmen kabul edilmiştir.

Batı tarzı kurumlaşmayı ve modernleşmeyi destekleyen padişah, Dolmabahçe Sarayı’nın inşası gibi simgesel projelerle Osmanlı yönetiminin yeni yüzünü de temsil etmiştir.

Askeriye değil Kalemiye sınıfına mensup aristokrat olmayan bir aileden geliyordu.Düzenli bir medrese eğitimi almadı; kendi kendini yetiştirdi, okuma-yazmayı orta dereceli bir devlet memuru olan babasından öğrendi ve kısa süre mahalle mektebi ve medrese eğitimi gördü ama icazet alamadı.

Babasının erken vefatı üzerine eniştesi Mora Seraskeri Seyyid Paşa’nın yanında yaşadı, Mora’da Mühürdar olarak görev yaptı, enistesinin ailesi ile görev yeri olan Mora dan İstanbul’a 3 yıl zorunlu ikamet için gönderildiğinde kişisel eğitimine zaman ayırdı. Üst Düzey devlet Adamı olan eniştesi nin himayesinde devlet görevlerinde bulunarak tecrübe edindi.

MUSTAFA RESİT PAŞA Osmanlı’da Avrupa dilleri, diplomatik yazışma, uluslararası hukuk ve devletler hukuku üzerine sistemli biçimde yetişen neslin öncüsü oldu.Özellikle Fransızcayı çok iyi öğrenerek Paris ve Londra’da doğrudan Avrupalı devlet adamlarıyla müzakere edebilen ilk Osmanlı bürokratlarından biri haline geldi.Osmanlı’yı modernleştirmek için Batı modellerini benimseyen, ama aynı zamanda devletin bağımsızlığını koruma çabası gösteren devlet adamıdır. Bazıları onu “Tanzimat’ın babası” olarak överken, bazıları İngiliz nüfuzuna fazla kapı açtığı için eleştirir. Dönemin en etkili sadrazamlarından biri olarak Osmanlı modernleşme tarihinin kilit isimlerindendir.

3 Kasım 1839’da Sultan Abdülmecid adına Mustafa Reşid Paşa tarafından Gülhane Parkı’nda okunarak ilan edilen ve Tanzimat Dönemi’ni başlatan temel devlet belgesidir. Osmanlı tarihinde ilk kez padişah, devletin işleyişini hukuka bağlayan genel ilkeleri yazılı ve kamuya açık biçimde taahhüt etmiştir.https://www.wikitarih.com/tanzimat-fermani/

Bu fermanın özü, Osmanlı Devleti’nin artık keyfî idare yerine hukuka dayalı bir yönetim kuracağını ilan etmesidir.

Metin üç ana güvence üzerine kuruludur. Bunlar can, namus ve mal güvenliğinin devlet tarafından korunması, vergilerin düzenli ve adil şekilde toplanması ve askerlik hizmetinin belirli kurallara bağlanmasıdır. Böylece padişahın mutlak takdir yetkisi ilk kez sınırlanmış, bireyin devlet karşısındaki konumu tanımlanmıştır.

Gülhane Hatt-ı Hümâyunu’nun en kritik yönlerinden biri, bu hakların din ve cemaat ayrımı olmaksızın tüm Osmanlı teb’asını kapsamasıdır. Bu, Müslüman ve gayrimüslim tebaa arasındaki hukuki statü farkının fiilen sorgulanmaya başlandığı ilk andır. Tanzimat öncesinde gayrimüslimler cemaat hukuku içinde, Müslümanlar ise şeriat çerçevesinde yaşarken, bu ferman ortak bir devlet hukuku fikrini ortaya koymuştur.

Tanzimat Fermanı Padişah da dahil tüm bürokratik kadronun, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde herkesin uymayı taahhüt ettiği bir metin olması bakımından büyük öneme sahiptir.

Mevzu bahis olan kanunlar sırf din, devlet, ülke ve milleti kalkındırmak maksadı ile çıkarılacağından bunlara tam uyacağımıza yemin ederiz.

Müsadere yani devlet tarafından tüm mala el koyma cezası kaldırılacaktır. Gülhane Hattı Hümayunu metninde şöyle belirtilir: “Hiç kimse, başkasının ırz ve namusuna saldırmayacaktır. Herkes malına, mülküne tam sahip olacak, bunları dilediği gibi kullanacak, bunu yaparken de devlet büyüklerinin müdahalesine uğramayacaktır. Birinin suçluluğunun saptanması halinde mirasçıların o işle ilgileri bulunmayacağından, suçlunun malları elinden alınıp varisleri miras hakkından yoksun bırakılmayacaktır.”

 “Ülkemiz insanlarının her biri için, malına ve gelirine göre bir verginin saptanması ve kimseden bundan fazla bir şey alınmaması gerekir.

Her memleketten alınacak asker miktarı için münasip bir usul konulmalı ve dört veya beş yıl hizmet için sıra usulü getirilmelidir.

Yüce devletimizin tebaası Müslümanlarla öbür milletler bu haklarda tam istifade edeceklerdir. Can, ırz, namus ve mal bahislerinde, ülkemizin bütün halkına şeriat kanunları gereğince teminat verilmiştir.” 

Müslümanlar → fiilen askere alınır

Gayrimüslimler → askerlik yerine para öder

Bunun üç nedeni vardı:

  1. Müslüman tepkisi
    Gayrimüslimlerin silah altına alınması, geleneksel Osmanlı toplumunda büyük huzursuzluk yaratabilirdi.
  2. Güven sorunu
    Devlet, özellikle Balkanlar ve Doğu Anadolu’da gayrimüslimlerin sadakatinden emin değildi.
  3. Mali çıkar
    Gayrimüslim nüfusun ekonomik gücü yüksekti. Devlet için düzenli para, düzensiz askerlikten daha değerliydi.

Gülhane Hattı Hümayununun getirdiği bir diğer önemli gelişme Osmanlıcılık düşüncesine yönelik ilk adımların atılmasıdır. Gayrimüslim halklara Müslüman halklarla eşit haklar tanıyarak onları devlete bağlama ve ayrılıkçı hareketleri bastırma düşüncesi ve uygulamaları Tanzimat döneminin en önemli eğilimlerinden biri olmuştur.

Daha sonra yine Sultan Abdülmecid döneminde 1856 yılında ilan edilen Islahat Fermanında bu husus daha açık bir biçimde ortaya çıkmıştır.

Gülhane Hattı Hümayununun birçok hükmü tam olarak uygulanamamıştır. Ancak, Tanzimat dönemi reformları Türkiye’de yeni bir devlet ve toplum yapısının oluşması sürecinin alt yapısının hazırlanması bakımından çok önemlidir. Islahat Fermanı, Kanun-i Esasi ve Meşrutiyetin ilanı gibi daha sonraki gelişmeler üzerinde önemli bir etkisi olmuştur.

Tanzimat Fermanı, doğrudan kavalalı Mehmet Ali Paşa meselesinin yarattığı diplomatik zorunluluğun ürünüdür.Tanzimat Fermanı (1839) ilan edildi. Amaç:Avrupa Ülkelerine ,“Keyfî yönetim sona eriyor”, “Osmanlı çağdaşlaşıyor”mesajı vermekti.

Can, mal, namus güvenliğinin Anayasal hak olması

Hukukun üstünlüğü

Vergi ve askerlikte düzen

Modern anayasal düşüncenin temeli atıldı

Yargı süreçleri: Kayıt altına alındı. Mahkeme kararı olmadan ceza verilmesi yasaklandı. Müsadere usulü kaldırıldı

Devlet–birey ilişkisi daha öngörülebilir hâle geldi.

Vergilerin:Belirli kurallara bağlanacağı ve Adaletli şekilde toplanacağı ilan edildi.

Taşra yönetimi:Merkeze daha sıkı bağlandı.Yerel ayanların keyfî uygulamaları sınırlandı.

Modern Bakanlıklar kurulmaya başlandı.

Okullar, Mahkemeler kuruldu.Hukuk, idare ve eğitim alanlarında modernleşme süreci başladı.

Kanûn-i Esâsî (1876) için bir zemin hazırlanmış oldu.

Tanzimat Fermanı,I. Meşrutiyet fikri ne ve Anayasal Düzene temel teşkil eden bir yapılanma oldu .

Tanzimat Fermanı, Osmanlı’ya askerî üstünlük kazandırmamış; ancak diplomatik meşruiyet, hukukî modernleşme ve merkezî devletin güçlenmesi yoluyla devletin çözülmesini geciktiren sorunlarında önemli yararlar sağlamıştır.

Osmanlı İmparatorluğu, Tanzimat Fermanı ile, Keyfî yönetimin sınırlanacağını ilan etti“Hukuk devleti olma” iradesi gösterdi. Osmanlı’nın uluslararası meşruiyeti arttı.

Azınlık hakları meselesi: Islahat Fermanı’na kadar görece geri planda kaldı.

Tanzimat Fermanı Osmanlı İmparatorluğuna,Diplomatik nefes alma alanı sağladı. Padişah: Kendi yetkilerini ilk kez yazılı metinle sınırlamış oldu.

Bu fermanla Osmanlı Devleti, Müslüman ve gayrimüslim tebaanın devlet karşısında eşit haklara sahip olduğunu açık biçimde ilan etmiştir. Böylece cemaatler yalnızca dinî topluluklar olmaktan çıkıp, modern anlamda hukuki bireyler topluluğu hâline gelmeye başlamıştır.

Gayrimüslimlerin devlet memuru olabilmesi, askerlik yükümlülüğüne girmesi ya da bunun karşılığında bedel ödeyebilmesi, mahkemelerde tanıklıklarının Müslümanlarla eşit kabul edilmesi ve cemaatlerin kendi okul, hastane ve ibadethanelerini daha serbest biçimde kurabilmesi bu düzenlemenin temel sonuçlarıdır. Bu nedenle belge hem iç reform sürecinin devamı hem de uluslararası siyasetin doğrudan etkisi altında şekillenmiştir.

Toplumsal sonuçları bakımından Islahat Fermanı, gayrimüslim cemaatlerin eğitim, sağlık, ticaret ve şehir yaşamındaki görünürlüğünü hızla artırmış; özellikle İstanbul, İzmir ve Beyrut gibi merkezlerde yeni bir gayrimüslim ve Levanten burjuvazinin daha da güçlenmesine zemin hazırlamıştır.

Islahat Fermanı (1856), Osmanlı Devleti’nde Tanzimat’ın devamı niteliğinde, ancak çok daha yoğun dış baskı altında ilan edilmiş bir reform belgesidir.1856 da, Padişah: AbdülmecidI döneminde ilan edilmiştir.

Kırım Savaşı (1853–1856) sonrası ve Uluslararası ortam: Paris Barış Konferansı öncesi

Avrupa Devletleri,Osmanlı İmparatorluğu’nın Ekonomik,Siyasi ve Askeri alandaki zayıflamasını fırsat bilerek, Osmanlı İmparatorluğu’nun Milletler Sistemi uyarınca Osmanlı Vatandaşı olan Hristiyan tebaanın haklarının genişletilmesini şart koştu. Amaç:Azınlıklar üzerinden Osmanlı’nın iç işlerine müdahaleyi meşrulaştırmak.Osmanlı İmparatorluğu Paris Barış Sistemi’ne dahil olmak istiyordu,“Avrupa devletler hukukunun bir parçası” olarak tanınmak istiyordu . Islahat Fermanı:Bu tanınmanın ön koşulu hâline getirildi.

Din farkı gözetilmeksizin kanun önünde eşitlik

Gayrimüslimlerin:Devlet memuru olabilmesi-Meclis ve yerel yönetimlere katılması-Mahkemelerde eşit şahitlik-Gayrimüslimlere: Askerlik hakkı (bedel ödeme alternatifiyle)

Vergilerin:Din farkı olmaksızın düzenlenmesi

Kilise, okul, hastane açmada kolaylık

Cemaat işlerinde devlet denetiminin azaltılması

Dini törenlerin daha serbest yapılması

Reformların:Avrupa denetimine açık hâle gelmesi

İslahat Fermanı Düzenlemeleri ile, Osmanlı’nın “İç işlerine karışma” sorunu iyice su yüzüne çıktı ve halk arasında tartışılır oldu.

Müslüman halk:Askerlik ve vergi yükünü taşımaya devam etti. Gayrimüslimler:Ekonomi, eğitim ve şehir hayatında daha avantajlı konuma geldi.Eşitlik algısı, pratikte imtiyaz tartışmasına dönüştü.

Islahat Fermanı, Osmanlı’nın Avrupa sistemine dâhil olma çabasıyla ilan edilmiş; eşitlik hedefi taşısa da uygulamada dış müdahaleyi ve toplumsal gerilimi artırmıştır.

Modern anlamda ulusal muhasebe sistemi yoktu.Üretimde:Kırsalda –kendi tüketimine dönüktü ve Vergi dışı alan genişdi.Gayrimüslim–Müslüman ayrımıyla tutulan resmî gelir tabloları bulunmuyordu.Bu nedenle çok net rakkamlar elde etme olanağı bulunmamaktadır.

Nüfusun çoğunluğunu Müslümanlar oluşturmasına rağmen, Osmanlı’da ticaret, finans, sanayi ve şehir ekonomisinden elde edilen millî gelirin oransal olarak daha büyük bölümü gayrimüslimlerin elindeydi.

Bu durum özellikle İstanbul, Pera, İzmir, Selanik gibi merkezlerde belirgindir.

Oransal Bir Tahmin (Tarihçilerin Kabul Ettiği Çerçeve)Aşağıdaki oranlar kesin değildir.

Gayrimüslimler + Levantenler:

Nüfusun ≈ %30–35’i Şehir temelli servetin ≈ %55–65’ine sahipler.

Müslümanlar:

Nüfusun ≈ %65–70’iServetin ≈ %35–45’ine sahipler.

Bu fark kırsalda daha az, şehirlerde çok daha fazladır.

19. yüzyıl ortası Osmanlı toplumunda millî servet, nüfus çoğunluğunu oluşturan Müslümanlardan ziyade ticaret ve finansla bütünleşmiş gayrimüslim gruplarda yoğunlaşmış; bu durum reform döneminin en derin yapısal çelişkisini oluşturmuştur.

Pera/Galata:

Bankalar, sigortalar, ticaret

Millî servetin şehir içindeki orantısız merkezi

Suriçi–Üsküdar:

Kamu, vakıf, küçük esnaf

Daha düşük gelirli yapı

Aynı şehirde iki farklı refah düzeyi.

Bu gelir–servet dengesizliği: 93 Harbi öncesi iç bütünlüğü kırılganlaştırdı.Toplumsal gerilimi artırdı. Osmanlıcılık fikrini zayıflattı. Balkan milliyetçiliğini besledi.

Osmanlı Hanedanı, Türk kökenli bir hanedan olmasına rağmen devleti etnik temelde değil, hanedan ve ümmet eksenli bir imparatorluk olarak örgütlemiş; bu nedenle Müslüman-Türk tebaa yönetici sınıfın merkezine alınmamıştır. Sürekli askerlik yükümlülüğü, medrese merkezli eğitim yapısı ve ticaretin teşvik edilmemesi, Müslüman-Türk nüfusun ekonomik ve eğitim alanlarında geri kalmasına yol açmış; bu yapısal eşitsizlikler özellikle 19. yüzyılda belirgin hâle gelmiştir.

Osmanlı Devleti, Türk kökenli bir hanedan tarafından kurulmuş olmakla birlikte, kendisini etnik temelli bir “Türk devleti” olarak değil, hanedan ve İslam ümmeti merkezli bir imparatorluk olarak örgütlemiştir. Bu nedenle “Türk” kimliği, siyasal ve ideolojik düzeyde belirleyici bir unsur hâline getirilmemiştir.

Osmanlı merkezî elitinin zihniyet dünyasında “Osmanlı” kimliği, şehirli, eğitimli ve yönetici sınıfı temsil ederken; “Türk” kavramı uzun süre köylü, göçebe ve taşralı anlamlarıyla kullanılmıştır. Bu dil ve algı, Müslüman-Türk tebaanın siyasal ve kültürel olarak merkezin dışında kalmasına zemin hazırlamıştır.

Osmanlı yönetici sınıfı, büyük ölçüde devşirme ve kul sistemi üzerinden şekillendirilmiştir. Bu sistemin temel amacı, yerel güç odaklarını sınırlamak ve hanedana mutlak bağlı bir yönetici kadro oluşturmaktır. Bu nedenle Anadolu’daki Müslüman-Türk nüfus, bilinçli biçimde merkezî yönetimin üst kademelerinin dışında tutulmuştur.

Devşirme kökenli yöneticiler, etnik ve yerel bağlardan kopuk olmaları nedeniyle tercih edilmiş; Müslüman-Türk unsurlar ise askerî ve vergi yükümlülükleriyle devletin taşıyıcı kitlesi hâline getirilmiştir. Bu durum, yönetim ile Müslüman-Türk tebaa arasında kalıcı bir mesafe yaratmıştır.

Müslüman-Türk tebaa, Osmanlı askerî sisteminin ana kaynağını oluşturmuş; uzun seferler ve belirsiz askerlik süreleri nedeniyle üretim süreçlerinden sık sık kopmuştur. Bu durum, sermaye birikiminin önünde ciddi bir engel teşkil etmiştir.

Osmanlı devlet zihniyetinde ticaret ve finans, Müslüman elit için teşvik edilen alanlar olmamış; bu faaliyetler çoğunlukla gayrimüslim tebaanın ve yabancı tüccarların alanı hâline gelmiştir. Kapitülasyonlar ve dış ticaret ağları, Müslüman-Türk nüfusun ekonomik rekabet gücünü daha da zayıflatmıştır.

Müslüman tebaanın eğitimi büyük ölçüde medrese sistemi ile sınırlı kalmıştır. Medreseler, dinî ve hukukî eğitim vermekle birlikte, modern bilimler, teknik bilgi ve yabancı diller konusunda yetersiz kalmıştır. Bu durum, Müslüman-Türk nüfusun modern meslek alanlarına erişimini kısıtlamıştır.

yüzyılın sonlarından itibaren ilmiye sınıfında liyakat yerine iltimasın yaygınlaşması, müfredatın donması ve eleştirel düşüncenin gerilemesi, eğitim kalitesinin düşmesine yol açmıştır. Bu bozulma, Müslüman ahalinin genel eğitim seviyesini olumsuz etkilemiştir.

Bankacılık, dış ticaret ve büyük tedarik işleri, büyük ölçüde gayrimüslim sermayenin kontrolüne geçmiş; bu süreç, Müslüman-Türk tebaanın ekonomik olarak geri kalmasını daha görünür hâle getirmiştir.Müslüman-Türk tebaanın Osmanlı döneminde ekonomik ve eğitim alanlarında geri kalması, bilinçli bir ihmalden ziyade, Osmanlı Devleti’nin hanedan-merkezli siyasal yapısı, askerî öncelikleri ve medrese merkezli eğitim sistemi gibi yapısal faktörlerin bir sonucudur. Bu miras, Cumhuriyet dönemine devredilen en önemli toplumsal sorunlardan biri olmuştur.

Osmanlı İstanbul’unda mekân, yalnızca coğrafi bir ayrım değil; sınıf, meslek, eğitim ve devletle kurulan ilişkinin fiziksel yansımasıdır. Bu bağlamda Beyoğlu (Pera) ile Suriçi, imparatorluğun geç dönem toplumsal yapısını anlamak açısından karşıt iki örnek sunar.

Mekânsal Karşılaştırma (Özet Tablo – Metinsel)

Suriçi

Müslüman-Türk ağırlıklı

Medrese merkezli eğitim

Lonca ekonomisi

Askerlik ve vergi yükü

Düşük sermaye birikimi

Beyoğlu

Yüksek sermaye ve ağlar

Gayrimüslim ve Levanten ağırlıklı

Modern ve çok dilli eğitim

Finans ve ticaret merkezi

876 da Sultan II Abdülhamid Han döneminde ilan edilen Anayasal Monarşi döneminin adıdır.Anayasa nın adı Kanun-i Esasi’dir.Yürürtme yetkisi Padişahda yasama yetkisi ise Meclisi Umumi dedir.

————————————————————

İki savaş halinde Osmanlı’yı sarsmış, imparatorluğun askeri ve mali iflasını açığa çıkardı ve Tanzimat reformlarını doğrudan tetikledi. Osmanlı, Mısır karşısında Avrupa’nın himayesine girmek zorunda kaldı.Osmanlı, Mısır sorununda İngiltere ve Fransa’nın desteğine ihtiyaç duyuyordu. Osmanlı, reform sözü vererek Avrupa desteğini güvence altına almaya çalıştı.

Mehmet Ali Paşa’nın amacı Mısır + Suriye + Adana’yı kapsayan kalıtsal bir hanedanlık kurmak tı.

Mehmet Ali Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nun Mısır Valisi olmasına rağmen fiilen:,Avrupa tarzı reformlar yapan, Kendi ordusu olan, Vergi ve asker göndermeyen, yarı bağımsız bir hükümdar hâline gelmişti.

Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasi ve mali sorunları, güçsüzlüğü öyle bir raddeye gelmişti ki kendi Valisine müdahale edemez duruma düşmüş ve Avrupa Devletlerinden destek bekler hale gelmişti.

Avrupa Ülkeleri ise doğal olarak konuya kendi menfaatleri açısısndan bakıyor du:

Fransa, Mehmet Ali Paşa’yı destekledi ve Onu “modernleşmeci” bir müttefik olarak gördü

İngiltere, Güçlü bir Mısır devletinin:Doğu Akdeniz ticaret yollarını ve Hindistan yolunu tehdit edeceğini düşündü

Rusya, Osmanlı’yı zayıf ve bağımlı tutmak istiyordu

Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa, vaat edilen toprakları alamayınca Sultan’a isyan etti.İbrahim Paşa Anadolu’da Osmanlı ordusunu yendi.
Taşra valisinin merkeze meydan okuması

İbrahim Paşa ordusu İstanbul’a 320 km kadar yaklaştı.
Başkent doğrudan tehdit altına girdi.

Sultan II. Mahmud’un , 1833’te Kavalalı Mehmet Ali paşa İsyanı ve M.A.Paşa nın oğlu İbrahim Paşa nın Anadolu içlerinde Kütahya’ya kadar ilerlemesi ve İstanbul’un da tehdit altına girmesi sebebiyle-ki bu bir İÇ MESELE İDİ- Osmanlı’nın aslında geleneksel düşmanı olan Rusya’dan askerî yardım talep etmesi: Osmanlı Devleti’nin iç tehditler karşısında kendi askerî gücüyle başkenti savunamaz hâle geldiğini ve dış desteğe bağımlılığın yapısal bir nitelik kazandığını göstermektedir.

Rusya, Osmanlı’ya askerî destek verdi. Karşılığında Boğazlar konusunda ayrıcalık kazandı.
Egemenlik alanında ciddi taviz

12. Kütahya Antlaşması (1833)ile Mehmed Ali Paşa’ya:
Girit
Suriye
Adana’nın vergileri verildi.
İmparatorluk toprakları üzerindeki devlete ait haklar fiilen paylaşılmış oldu.

1774 Küçük Kaynarca Antlaşması → Rusya’ya Ortodoks tebaanın “koruyuculuğu” iddiası

1833 Hünkâr İskelesi Antlaşması → Rusya’nın Osmanlı güvenliğine fiilî müdahil olması

19.yy boyunca yapılan ticaret ve kapitülasyon düzenlemeleri Batılı Ülkelerin Osmanlı İmparatorluğu’nun içişlerine Müdahalelerini “antlaşma ihlali” veya “hak koruma” gerekçesiyle meşrulaştırıldı.

1875’te Osmanlı Devleti dış borçlarını ödeyemeyeceğini ilan etti (moratoryum).

Devlet ile Avrupa sermayesi arasında aracı oldu

Yüksek faiz, teminatlı borç yapısı oluşturdu

Devlet mali açıdan dış denetime açık hâle geldi.

Avrupa devletleri, Osmanlı Devleti’ne askerî ve diplomatik müdahalelerini antlaşmalardan doğan haklar, gayrimüslim tebaanın korunması söylemi ve Doğu Sorunu çerçevesinde meşrulaştırmıştır. 19. yüzyılda Galata bankerleri aracılığıyla gerçekleştirilen dış borçlanma ise bu müdahaleleri mali bir zemine taşımış; Osmanlı Devleti’nin ekonomik egemenliğinin zayıflaması, yabancı güçlerin siyasal ve askerî baskılarını kalıcı ve kurumsal hâle getirmişti.

Genç Osmanlılar doğrudan bir iktidar hareketi olmamakla birlikte, 1876 Kanûn-ı Esâsî’sinin hazırlanmasına ve I. Meşrutiyet’in ilanına giden düşünsel zemini yaratmıştır.

Namık Kemal, Ziya Paşa, Alki Suavi gibi Genç Osmanlılar Avrupa’daki Anayasal Monarşileri örnek alarak Padişah yetkilerinin sınırlandırılmasını, Anayasal düzeni, Meclisli yönetimi savundu.

Genç Osmanlılar, ya da kendi adlandırmalarıyla Yeni Osmanlılar, 1860’lı yıllarda ortaya çıkan ve Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk kez anayasal yönetim, özgürlük ve hukuk devleti fikrini açıkça savunan modern muhalefet hareketidir.

1875 Hersek İsyanı

1876 Bulgar İsyanı

Milliyetçilik Akımları ve isyanlar Avrupa’nın OPsmanlı üzerindeki başkılarının artmasına zemin hazırladı.

Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi (1876),

V. Murad’ın kısa süren saltanatı

II. Abdülhamid’in tahta çıkışı

—————————————————————————————

Mithat Paşa, Osmanlı modernleşmesinin yalnızca bürokratik değil, siyasal bir çerçeveye kavuşması gerektiğini savunan ilk büyük devlet adamı olarak görülür.

Tanzimat’ın hukuki ve idari reformlarını meşrutiyetle tamamlamaya çalışan bu yaklaşım, sonraki Jön Türk hareketinin ve Cumhuriyet döneminin düşünsel öncüllerinden biri olmuştur.

Meclisli ve anayasal yönetimin hukuki zemini oluşturuldu.

Balkan isyanları, mali iflas ve Avrupa devletlerinin baskısı, mutlak padişahlık rejiminin artık sürdürülemez olduğu yönünde güçlü bir kanaat yaratmıştı.

Mithat Paşa ve çevresindeki Genç Osmanlı kökenli reformcular, bu ortamda II. Abdülhamid’in tahta geçmesini, ancak bir anayasanın ilan edilmesi şartına bağladılar. Böylece padişah, tahta çıkabilmek için Kanûn-ı Esâsî’yi kabul etmek zorunda kaldı.

Kanûn-ı Esâsî, Osmanlı tarihinde ilk kez padişahın yetkilerini hukuki bir metinle tanımlayan ve sınırlayan bir belgeydi.I. Meşrutiyet, Osmanlı’da “kul” anlayışından “vatandaş” anlayışına geçişin ilk adımı olarak kabul edilir.

Anayasa, kanun yapma yetkisini padişahın tekeline bırakmıyor, halkı temsilen oluşturulan bir Meclis-i Mebusan ile padişahın atadığı Meclis-i Âyan’dan oluşan iki meclisli bir yapı öngörüyordu. Bu, Osmanlı tarihinde ilk defa halkın seçtiği temsilcilerin devlet yönetimine katılması anlamına geliyordu.

MİTHAT PAŞA’NIN YARGILANMASI SÜRGÜNÜ ÖLÜMÜ

II. Abdülhamid, iktidarını sağlamlaştırdıktan sonra bu ölümü bir siyasî dosyaya dönüştürdü ve Abdülaziz’in tahttan indirilmesini örgütleyen kadroyu hedef aldı. Bu grubun en görünür ve etkili ismi Mithat Paşa olduğu için, cinayetin siyasî sorumluluğu ona yüklenmiş oldu.

1881’de Yıldız Sarayı’nda yapılan ve büyük ölçüde padişahın kontrolü altında yürütülen yargılamada Mithat Paşa, Abdülaziz’in öldürülmesini planlamakla suçlandı. Doğrudan fiziksel bir faili gösteren sağlam kanıtlar olmamasına rağmen, Abdülaziz’in devrilmesindeki rolü suçun “manevî sorumluluğu” şeklinde yorumlandı. Böylece anayasal rejimin mimarı olan Mithat Paşa, eski padişahın ölümünden sorumlu ilan edilerek müebbet hapse mahkûm edildi ve Taif’e sürüldü. 1884’te orada boğdurularak öldürülmesi

Reformist bir devlet adamı: Mithat Paşa

Mithat Paşa’nın bu portresi İstanbul Resim Heykel Müzesi’nde bulunmaktadır.

Prince Abdul Hamid at Balmoral Castle in 1867, accompanying his uncle Sultan Abdulaziz during his visit to Western Europe between 21 June 1867 – 7 August 1867.

I. Meşrutiyet, Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid döneminde ilan edildi.

Tarih: 23 Aralık 1876
Padişah: Sultan II. Abdülhamid 1876-1909 yılları arasında tahtta kaldı.

Sultan Abdülaziz → 30 Mayıs 1876’da darbeyle tahttan indirildi

Yerine V. Murad geçtiV. Murad, ağır bir ruhsal çöküntü yaşadığı için yalnızca 93 gün tahtta kalabildi.

II. Abdülhamid, Abdülaziz’in saray içinde öldürülebileceğini gördüğü için tahta çıkmak istemedi; Abdülaziz’in yeğeniydi. Sultan Abdülaziz’in süpheli ölümü esnasında Abdülhamit saraydaydı. Ölümün hemen sonrasındaki duruma yakından tanık oldu. Bu ölümün şiddet içeren bir şekilde gerçekleştiğini bilen çok dar çevrenin içindeydi. Hükümdarlığı boyunca da bu travmanın etkisiyle aşırı kuşkucu bir yönetim tarzı geliştirdi.

Anayasa (Kanûn-ı Esâsî) ilan edildiğinde II. Abdülhamid henüz tahta yeni çıkmıştı; meşrutiyeti kabul etmesi, tahta çıkışının siyasi şartıydı.

Birinci Meşrutiyet, Osmanlı Devleti’nde anayasal yönetime geçişin ilk denemesidir.

I. Meşrutiyet; mali iflas, iç isyanlar, dış baskılar ve Genç Osmanlılar’ın anayasal yönetim taleplerinin birleşmesiyle ve devletin dağılmasını önlemek amacıyla  1876 da ilan edilmiştir.

Padişah II. Abdülhamid döneminde İlan edilen I Mesrutiyet’te , Anayasa ‘’Kanûn-i Esâsî’’ olarak adlandırılmış ve iki ayrı  kısımdan oluşan bir  Millet Meclisi: ‘’Meclis-i Umumi ‘’ kurulmuştur.

1-Meclis-i Mebûsan (seçimle gelenler)

2-Meclis-i Âyân (padişah tarafından atananlar)

Mutlak monarşiyi sınırlamak

Hukukun üstünlüğünü sağlamak

Devlet yönetimine halk temsilini dâhil etmek

Avrupa devletleri nezdinde reform iradesi göstermek.

1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) gerekçe gösterilerek

13 Şubat 1878’de meclis kapatıldı

Böylece I. Meşrutiyet fiilen sona erdi.

Osmanlı’da ilk anayasa

Parlamentolu yönetim fikrinin başlangıcı

II. Meşrutiyet’e (1908) zemin hazırlaması

Tarih: 1877–1878

Taraflar: Osmanlı Devleti – Rus İmparatorluğu

I.MEŞRUTİYETİN SONA ERME NEDENLERİNDEN BİRİ OLARAK GÖSTERİLİR

1) Balkan Milliyetçiliği

Sırp, Karadağ, Bulgar isyanları

1876 Bulgar Ayaklanması

2) Rusya’nın Panislavizm Politikası

Balkanlardaki Ortodoks-Slav halkları koruma iddiası

Boğazlara inme ve Balkanlar’da nüfuz kurma hedefi

3) Osmanlı’nın İç Zayıflığı

Mali iflas (1875)

Reformların (Tanzimat–Islahat) toplumsal gerilim yaratması

Askeri ve lojistik yetersizlik

4) Diplomatik Zemin

Tersane Konferansı, Osmanlı Devleti’nin iç işlerine Avrupa müdahalesinin en açık örneklerinden biridir ve 93 Harbi’nin (1877–1878) doğrudan diplomatik zeminini oluşturur.

TARAFLARI:

İngiltere, Fransa, Rusya, Avusturya-Macaristan, Almanya, İtalya

Osmanlı temsilcileri: Sadrazam Mithat Paşa ve devlet erkânı

AMAÇLARI/SONUÇLARI:

Balkanlardaki Hristiyan topluluklara geniş özerklik tanınması istendi.Bu şekilde Osmanlı egemenliğini fiilen sınırlamak amaçlanıyordu.

Özellikle Rusya, Panislavizm doğrultusunda nüfuz alanı yaratmak istiyordu.1875 Hersek İsyanı1876 Bulgar Ayaklanması.Avrupa kamuoyunda “Osmanlı, Hristiyanları eziyor” algısı oluşturuldu

Konferans , Diplomasinin çökmesi ile sonuçlandı.

Rusya, 1877’de Osmanlı’ya savaş ilan etti
→ 93 Harbi başladı.

Osmanlı Balkanlar’daki hâkimiyetini büyük ölçüde kaybetti.Ayastefanos (1878) ve ardından Berlin Antlaşması (1878) süreci başladı.I. Meşrutiyet askıya alındı (1878)Tersane Konferansı, Osmanlı’nın: Reform ilan etse bile Büyük devletleri durduramadığının kanıtıdır.

Avrupa’nın Azınlık hakları söylemiyle Osmanlı İmparatorluğu’na siyasi müdahaleyi meşrulaştırdığı bir dönüm noktasıdır.

Tersane Konferansı, Osmanlı’nın Balkanlar üzerindeki egemenliğinin diplomatik yolla sınırlandırılmak istendiği bir konferansdır. Başarısızlık ile sonuçlanan ve 93 Harbi’ni doğrudan tetikleyen kritik bir uluslararası toplantıdır.

1) Balkan (Rumeli) Cephesi

Plevne Savunması (Gazi Osman Paşa) → savaşın sembolü

Plevne düştükten sonra:

Rus ordusu Edirne üzerinden Yeşilköy’e (Ayastefanos) kadar ilerledi.

2) Kafkas Cephesi

Kars, Ardahan, Batum Rusların eline geçti

Doğu Anadolu’da büyük yıkım ve göçler yaşandı.

Konsolosluk himayesi

Meral Kalav Demir

16.Aralık.2025


Meral Kalav Demir's Blog sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Bir Cevap Yazın

Meral Kalav Demir's Blog sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

Meral Kalav Demir's Blog sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin